Çarşamba, Temmuz 21, 2010

Sirca Fanus: Benim Sylvia Plath'im

Lois Ames, Sırça Fanus’un sonunda Plath’ın intiharının çok da beklenmedik olmamasını bizlere Eshter’ın şu sözlerini hatırlatarak açıklıyor:

Bir gün, bir yerde -okulda, Avrupa’da, herhangi bir yerde- o boğucu çarpıtmalarıyla sırça fanusun yeniden üzerime inmeyeceğini nasıl bilebilirdim?

Ve ekliyor;

O sırça fanus ki bir kez çok parlak ve başarılı bir biçimde, görünüşe göre tamamen ondan kurtulmuş, ama onun içinde yaşamış bir insanın berrak anlatımıyla, “sırça fanusun içinde ölü bir bebek gibi tıkanıp kalmış biri için dünyanın kendisi kötü bir düştür,” diye yazmıştı.

Esther’in Irwin’le beraber oldugu bolumun uzerine bir inceleme: "Plath’ın yazdığı gibi, yeni kişiliklerimi ben de pek çok adamın üzerinde denemeye çalıştım. Tıpkı onun gibi “bakireliğimi boynuma asılmış bir değirmentaşı gibi” taşıyordum. Önem vermediğimi göstermeye çalışırken bu küçük detayı kutsallaştırıp ritüellere dökmeyi bekleyemezdim. Yine de söyleyemiyordum. Sanki bu sözcük ağzımdan çıkar çıkmaz saçlarıma, özneme sarılacak, cildimin kıvrımlarına yerleşecek ve sinsi sinsi hiç gelmeyecek olan doğru anı bekleyecekti.

Her şey, bugüne kadar bana anlattıkları gibi tıpkı, aniden oldu. “Acıyor” dedim ve sona erdi. Kıyafetlerimizi çıkarmamıştık bile. Arka bahçede oynayan, içlerinden birinin adı Mustafa olan çocuklardan başka hiçbir şey düşünemedim bu birkaç dakika boyunca. Bir de onun sakalının küf koktuğunu duyumsuyordum belli belirsiz. İçinde bulunduğum kimbilir kaç senedir temizlik görmemiş, ağır battaniyeli ve eski mobilya dolu şıkışık odada içime fenalık geliyordu. Öte yandansa minnet duyuyordum bu kaba saba, incelik bilmez adama. Çünkü bakire olduğumu anlamış olsaydı yapmayabilirdi, ve neyse ki anlamayacak kadar umursamazdı.

İzin isteyip tuvalete gittim ve o mucizevi değişimin kendini hissetirmesini bekledim. Pis ve yabancı bir klozetin üzerinde otururken bacak aramdaki hafif zonklamadan başka hissettiğim tek şey sıvılaşıp civa gibi içime yayılan ve tuttuğu köşelere çöreklenip ağırlaşan salt ve sakil boşluktu. Bu anı Sylvia zaten yeterince güzel anlatmış: “… niyetlendiği şeyi yapıp yapmadığından emin değildim. Belki de bakire oluşum ona bir şekilde engel olmuştu. Ona hala bakire olup olmadığımı sormak istedim, ama bunu yapamayacak kadar tedirgin hissediyordum kendimi. Bacaklarımın arasından ılık bir şeyler sızıyordu. Şöyle bir uzanıp dokunacak oldum.”

Senelerce beklenip, onca erkeğe verilmeye niyetlenmiş ve bir daha da bir başkasına verilemeyecek olan şeyi elimdeki bir parça tuvalet kağıdının üzerinde tutuyordum işte. Ona bir zafer edasıyla baktım, aynaya gülümsedim ve “büyük bir geleneğin parçası olduğumu hissettim”.

Çok uzun sayılmayacak bir zaman, çokça gözyaşı ve kalp sıkışıklığından sonra bunu yaptığıma pişman olmamaya karar verdim. Artık bu hayatta kendimi sakınmam gereken hiçbir kötülük kalmamıştı. Nasıl olsa daha fazla kirletilemezdim. Böylelikle sırça fanusum başımdan bir miktar yükselmiş, boynumdaki değirmentaşı rüzgarı önüne katarak havalanmış ve kaybolmuştu. Yine de şüphesiz kendi ekşimiş havamdan bunaldığım zamanlar oluyor. Ekseriyetle başıma bir yaklaşıp bir uzaklaşan o sırça fanusun beni ne zaman tamamen nefessiz bırakacağını kestiremiyor ama bunun er ya da geç bir gün hiç geçmemecesine gerçekleseceğini hissediyorum. "


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder