dasein etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dasein etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazar, Mayıs 08, 2011

Epiphany I

Bazi anlar var; butun duyularim hatta varligindan haberdar olmadigim baska duyular ayni anda calisiyor o anlarda. Sanki etrafimdaki her sey duruyor ve buzlu bir kurenin icine giriyorum. Nefes alislarim dahi yavasliyor. Ve onumdeki nesneleri, icinde bulundugum fiziksel kosullari alip baska bir gerceklige donusturuyorum.

  • Do the Astral Plane caliyor, ilik bir sonbahar gecesinde, arkadaslarimizin evinden cikmisiz ve Taksim'e gidiyoruz. Arkadasim yeni aldigi ustu acik spor arabasinda muzigi alabildigine acmis. Etiler, Akmerkez civarindayiz. Bir anda o his geliyor. Sanki bir Entourage bolumunde muhtesem bir partiye gidiyoruz. Hava waffle ve baharatli bir erkek parfumu kokuyor. Biz, iste tam bu anda, sehir hayatinin butun sirlarina nail olmusuz. Bu anin adi Under the Glamorous City Lights. Sokak lambalari, gec saatlere ragmen olagan trafik, muzigin ritmi, arkadasimin "Aslim, nasil keyifler tikirinda di mi, sarki nasilmis?" diyen sesi. Her sey birbirine girerek isiltili ama bulanik, serin ve taze bir resim yaratiyor. Sonra yan aynadaki aksimi goruyorum ve her sey normale donuyor.
  • Evimden cikmis okula gidiyorum. Biraz erken cikmisim, bu yuzden acele etmeden tembel tembel yuruyorum. Cuma gunu, oglen namazi sonrasi sela verilmis. Sokakta benim ve muhtelif-kedi kopegin disinda sadece yaslilar var. Yaninizdan ikina sikina gecerken futursuzca yuzlerinize dikiyorlar bakislarini. Sanki genc bir insan gormek onlar icin cok sasirtici bir seymis gibi her seyi inceliyorlar. Kendinize ceki duzen verme ihtiyaci duyuyorsunuz. Iste o anda her sey donuyor ve ben oturdugum sokagi bir huzur evi gibi goruyorum. Huzur evinden cok, yaslilar icin tasarlanmis bir tatilkoyu. Bir arkadasimin tanimladigi gibi Tenesse Williams'in sicak ve bunaltici New Orleans'inda herkesin sokaklarda dolastigi, acik ve futursuzca seksten bahsettikleri mahalleler gibi biraz ama context fazlasiyla yaslanmis. Her cuma, bir partiye gider gibi arkadaslarinin cenazelerine gidiyorlar. Hicbir sey olmamis gibi havadan sudan konusup, uzun suredir gormedikleri, 5 apartman otede oturan baska arkadaslariyla gorusup dedikodu yapiyorlar. Bu cuma gunleri onlar icin neseli bir rituel. Sanki bir sonraki cuma onlar icin sela veriliyor olabilecegini hic umursamiyor gibiler. Her seye ragmen en guzel kiyafetlerini giyiyor, bastonlarina tutunarak 2 sokak asagidaki caminin yolunu tutuyorlar. Bazilari tek, bazilari gruplar halinde, sansli birkac tanesi de hala olumun ayiramadigi esleriyle bu cenazelere istigal ediyorlar. Geri kalan zamanlarini gunde bir iki ev isi yapmak, dizi izlemek, bulmaca cozmek ve cam kenarindaki koltuklarinda oturarak sokaktan gelip gecenleri, yolda yururken beni gorduklerinde tesir eden merakli bakislariyla izlemekle geciriyorlar. Sonra saatime bakiyorum, gec kalmamak icin hizlanmam gerektigini hatirliyorum ve buyu bozuluyor.

  • Camimdan disariya bakiyorum. Eve cok usuyerek gelmis olmama ragmen simdi disaridaki hava cok tatli geliyor. Kalin hirkami ve coraplarimi giydim ve sogugu hissedemiyorum. Az once gelmis oldugum gurultulu mekan bana uguldayan kulaklar hediye etmis. Simdi sehir ne kadar sessizdir, 3 paralel yukaridaki Tunali Hilmi'den gecen atarli gece holiganlarini, modifiye arabalari duyabilirim diyorum. Ama ugultu bastiriyor, hicbir sey duyamiyorum. Sehrin sessizligini bile dinleyemiyorum. Cildiricam. Ve o anda geliyor. Bilkentteki senliklerden alkollu cikmis bir grup genci dusunuyorum, olmek istedigini soylerek kendini hareket halindeki aractan atan sarhos kiz geliyor aklima. Onun hakkinda bir suru gorus bildirdigimiz geceye takiliyorum bir sure. Acaba akli basinda miydi, hakikaten olmek istiyor muydu yoksa arkadaslarinin onu durdurmasi icin, fark etmesi icin, ona kendisini degerli hissettirmeleri icin mi cabaliyordu? Kafasi yere carptigi anda nasil buyuk bir hata yaptigini anlayarak pisman mi oldu yoksa oh be, sonunda diye dusunerek icine yayilan ferahligin tadini mi cikardi? Sonra onume bakiyorum, altimda 5 kat var sanirim, yan bahceye dusebilirim kendimi biraksam. Kazayla duserek olen arkadasimi hatirliyorum. O da alkolluydu, ben de alkolluyum. Her an bu kaza basima gelebilir, daha da onemlisi, her an kendimi atmaya karar verebilir ve hayatimi sonlandirabilirim. Sartre'in bahsettigi ucurumun kenarinda duran ve her an kendini asagi atmaya karar vererek kendi olum fermanini verme gucune sahip olan insanin Angst'i geliyor aklima. Tam olarak da hissetigim tuhaf ve sebepsiz avucici terlemesi, kalp atislarinin siklasmasi ve soguk terler, tarif edilen Angst'in vucucumda vuku bulmus hali olmali diye dusunuyorum. Etrafima bakiyorum, ve gercege donuyorum.

  • Karsimda, liseden yakin bir arkadasima asik oldugu icin ve arkadasim da ona karsi koyamadigi icin halihazirda bir baskasiyla surmekte olan iliskisini tehdit eden kisi olarak tanidigim bir cocuk var. Yaninda da dokuz yasimdan beri en yakin arkadasim olan bir baska arkadasim; oturuyorlar, oturuyoruz. Bir takim tesadufler sonucu ikisi cok yakin arkadas olmus, oyle ki ben Ankara'dayken onlar kendi tarihlerini, rituellerini, espirilerini yaratmislar. Creed'i sevdiklerini haykiriyorlar, biliyoruz diyorlar utanc verici ama cok iyiler. Ve lisedeyken bizi formalarimizla iceri alan ve bize pert olana kadar alkol dayiyan izbe barda oturuyoruz, cunku baska bir yerde yer yok. Djden Creed istiyorlar ve calan sarkiya bagira bagira, sarmas dolas eslik ediyorlar. Ayni sarki, benim ilk aldigim cdlerden birinin takili oldugu discmanimde, on iki yasindaki kulaklarimda bagira bagira calmaya basliyor es zamanli olarak. Bir ust maddede bahsettigim, olen arkadasim, ayni zamanda ilk sevgilimdi ve o sarkiyi dinlerken ondan yeni ayrilmistim. Kizgindim ve sadece sevgilim degil ayni zamanda sirdasim oldugu ve onu kaybetmek ayni zamanda cok yakin bir arkadasimi kaybetmek anlamina geldigi icin, bana yalan soyledigi, beni tam anlamiyla istemedigi icin ondan nefret ediyordum. Kendimi de cok sevdigim soylenemezdi. Cdyi defalarca kez bastan sona dinlerken, Bodrum'daki evimizde, sabaha karsi acik pencereden eserek tum vucudumu urperten sabah ruzgarini tenimde duyumsuyorum. Benim sarkim, ilk sevgilimi kaybetmemin sarkisi simdi en yakin arkadasimi baska hayatlara, baska arkadasliklara, baska bir gerceklige kaybetmemin sarkisina donusuyor yavasca. Onun benden habersiz benim sarkima benden ne kadar da ayri bir dunya, ne kadar da farkli bir anlam yukledigini fark ederken, hala gorusuyor olsak da aramiza ne kadar cok senenin, bilmedigim olaylarin, yaninda olamadigim kotu ve iyi zamanlarin girdigini acik ve net bir sekilde gorebiliyorum. Kimbilir kendimce anlam yukledigim ne cok sarki, baska insanlarin, baska hayatlarin, baska hikayelerin sarkisi olmustur diye dusunuyorum, kendimi korkunc bir sekilde aldatilmis hissediyorum. Sonra yanimdaki kiz gulerek tuvalete gitmek icin izin istiyor ve her sey eski haline donuyor.
Bu anlari siklikla ve cesitli siddetlerde yasiyorum. Bundan sonra cetelelerini tutsam guzel olabilir. Bazen, bu epiphanyleri daha dusuk siddette bir kriz aninda tekrar yasiyorum. Bu yazilar o tekrarlarin sansini arttiran bir uygulamaya donusurlerse sevinirim. Sanirim.

Çarşamba, Kasım 17, 2010

Rilke Olumu Benim Icimde Tasiyor

Son zamanlarda olumle kafayi bozdugum acik, beni taniyan herkes de az cok farkinda bu durumun. Butun gunlerim kendimi mutlu etmeye ve bu dusuncelerden uzaklasmaya calismakla geciyor. Bazen dusunuyorum, depresyon dedikleri boyle bir sey olabilir mi diye. Sonra geciyor. Boyle depresyon mu olur canim diyorum, olmaz. Tum dusuncelerim yasami cok sevmek ve bu nedenle ondan asla ayrilmayi istememekten kaynaklaniyor.

Esasinda sanirim bu olgunun ruhuma islemesi, koluma yaptirdigim dovmeyle basladi. Yaklasik sekiz yildir Rilke'yi taniyor ve seviyordum. "Insan olumu icinde tasir, meyvenin cekirdegini tasimasi gibi" ilk okudugum andan itibaren icime hayatin anlami olarak kazinmisti ve vucudumda tasimak istedigime karar verdim, cunku dogruydu. Hayatta ne olursa olsun, basimiza ne gelirse gelsin, insanlarin tek esit oldugu nokta hepsinin; hepimizin bir gun olecek ve yok olacak olmasiydi. Boylelikle dovmemi yaptirdim. Ilk basta bu soylediklerimden daha fazlasini dusunmuyordum. Genelde, tanri, varolus, din konularindan israrla bahsetmek isteyen insanlari garip bir gulumsemeyle dinler ve soylediklerini soyle bir dusunuyormus ve katilmiyormus gibi yaparim. Gercekte onlari hakir gordugum ve inancsiz olmamla icten icten kibirlendigim bile dusunebilir. Oysa ki, dovmemi insanlara aciklarken fark ettim ki, inancsizlik bende dogustan olan bir sey ve kesinlikle cok huzunlu bir ozellik. Gercek bir lanet, gecmesi mumkun olmayan bir illet. Insanlar inanclarini sorgularken tanrinin varligi ve onun planlarina oyle yogunlasiyorlar ki cok temel noktalari gozden kaciriyorlar. Mesela, neden insana "ruh" dedigimiz sey yakisitiriliyor? Bir ruhumuz oldugunu da nereden cikardiniz? Bunu insanin kendini ve hayatini, tum varolusu anlamlandirma cabasinin beceriksiz bir sonucu oldugunu gorebilen sadece ben miyim? Ya da, bu ruhun olumsuz olmasi ve hayatimiz sona erse de devam edecegini dusunmek acikca bir olumsuzluk iddiasi, olumu reddetme degildir de nedir? Hele kendini bu kadar onemli gormek nereden cikiyor? Butun bu dusuncelerin ardindan da gelen bir safha var ki, o olumden bile daha soguk, daha kati: Olumsuz olmayi istemezdim. Yani ruhun devir daimi mesela, defalarca bir sey hatirlamadan bu hayata gelip durmayi tercih etmezdim yani secme sansim olucaksa. Bu hayat guzel, cok cok guzel, sevgi var, ask var, seks var, cikolata var, gunbatimi ve ilik meltemler var ama sadece buradakiler var, bunlardan ibaret. Neden ayni seyleri defalarca yasamak ister ki insan? Kimse istemez, kimse kendini sona ermeyecek bir dongunun icinde hapsolmus sekilde varolmaya ikna edemez ve bundan mutlu olmaz. Ya da, diyelim ki gercekten bir ruhumuz var, bugune kadar yasamis BUTUN insanlarin toplandigi bir adacik mi var, Atlantis'e mi gidiyoruz? Bildigimiz evrende bir gezegen mi var olmus ve olumu tadmis ruhlar icin? Yoksa bilmedigimiz bir baska evren mi var? Orada birbirimizle muhabbet edip tavla falan mi oynuyoruz sonsuza dek?

Bazen Six Feet Under'daki gibi gercekte olanlar duruyor ve normalde olmicak cok acayip bisi oluyor goz kapaklarimin icindeki minik ekranda. Bir anda kendimi 80 yasinda gibi hissediyorum ve genclere sonsuz bir hasetle bakiyorum. Basimdan asagi kaynar sular dokuluyor. Bugun gencim ve guzelim, onumde en az 60 sene oldugunu dusunuyorum isler ters gitmezse. Ve iste simdi bugun, yarin olebilecekmisim gibi bir anda yaslaniyorum. Dedemi gormeyi bu yuzden istemiyorum ornegin. Rilke'nin dedigi gibi icindeki olum buyuk oluyor yaslilarin. Iclerindeki olumun sesiyle konusuyorlar, hareket ediyorlar ve en onemlisi bakiyorlar. Dedemin gozlerinde olumun o soguk ve bikkin halini goruyorum. Donusu olmayan bir yol ve 90 yasinda elleri ayaklari tutmayan, kulaklari duymayan, butun gun koltugunda oturup olumu bekleyen bir adam bile yasamdan ayrilmak istemiyor, ondan korkuyor, kabuslar goruyor. Anneme, babama bakiyorum. Onlar da varolussal sancilar cekiyorlar. Babam senelerdir kendine bile itiraf edemedigi bir olum korkusuyla bogusuyor ve tahminimce sirf bu yuzden kendini inancli olmaya zorluyor. Annemse, neyse ki, kendini bir seylere inandirmak konusunda cok basarili. Bazen, yine her zamanki sikintilardan beli bukulmus, sigara icip aglarken bana donuyor ve buz gibi suratiyla: "Aslinda hayatta olumden gayrisi yalan, biliyor musun" diyor. Biliyorum diyemiyorum. Benim bildigimi, hatta 22 yasimin neredeyse tamamini bu dusunceyle iskenceye donusturdugumu bilmese daha iyi zaten. O benim yasimdayken bilmiyormus. Iyi ki bilmiyormus. Ben onun son 20 senesine tanik oldum, son 5 senesi gercekten ama gercekten cok mutsuz gecti. Her gun biraz daha yasam enerjisini kaybetti, ve simdi aglayarak boyle cumleler kuran bir insana donustu. Onun icin kahroluyorum, mutsuz olecegi icin bazen uzuluyorum bazen de olunce mutsuzlugu gececek diye kendimi avutuyorum. Sanirim butun bunlari bosu bosuna yapiyorum, ben omrumun 20 senesini gercek bir varolus sancisi icinde kivranarak gecirdim, onun en azindan 30-40 sene boyunca boyle dertleri olmamis. Hele benim yasimdayken, muhtemelen gencliginin verdigi atesle ve mutlu bir aile yasantisina sahip olmasi nedeniyle sonsuza kadar genc ve guzel kalacak ve hep sevdikleriyle beraber yasayacak saniyormus ve alabildigine mutluymus. Boyle deyip avunuyorum kisa bir sure. Sonra yine basiyor uzerime bu dusunceler, isin icinden cikamiyorum.

Diyorum ki, genclik sonsuza kadar yasayacigini sandigin surece bakidir. Ben cok erken kaybettim. Olumun golgesi gozlerime, -belki de Rilke sayesinde- kararak dustu erkenden. Her soran insana dovmemi aciklarken konunun bir baska yonunu kesfediyorum. Bogazimda devamli bir dugum. Gecen gun bir arkadasima bu kaygilarimdan bahsederken buldum kendimi bol alkollu bir masada. Soyle dedi bana: "Bence olmek cok sahane olucak. Bir kere ruyamda gordum, sesler yavas yavas boguklasiyor ve gogusumden tum vucuduma mutlak bir huzur yerlesiyordu. Nihayet bitti, nihayet bitti bu kovalamaca diye dusunuyordum." Ve ekledi, "bence olmek hic varolmamis olmakla ayni anlama geliyor ve bunda kotu bir yan yok, hayat o kadar da mukemmel degil". Icimden cikmasin diye zaptettigim tum duygulari bir bir onume serdi fark etmeden. Izin istedim, tuvalete gittim. Camdan gozuken soguk ve beyaz isikli Ankara gecesine bakarak cok guzel oldugunu ve gitmek istemedigimi dusundum ve aglamaya basladim. Ellerime, kollarima, yuzume bakiyorum sik sik. Kirisip burustuklarini ve sonra anneannemin musalla tasindaki cansiz bedenine donustugunu goruyorum.

Evet, sanirim ben deliriyorum.

Sonra diyorum ki, olum siradan bir sey. Herkesin kesinlikle yasadigi bir sey. Oyleyse yasam da siradan bir seydir cunku olumu yaratan yasamdir. Ve sonra, basladigim yere donuyorum iste. Cioran'a tamamen katiliyorum, tum acilarimin sebebi dogmus olmamdir, eger dogmus olmasaydim bu acilari cekiyor olmayacaktim. Yapmak istediklerimi yapmaliyim oncelikle, basima bir sey gelmemesi icin evrendeki tum guclere (i.e. tesaduf, sans...) yalvariyorum. Kendi adima, dogru zamanda dogru yerde olmaya calisiyorum. Kendimi sik sik anlatiyorum, analiz ediyorum. Sevdiklerime onlari sevdigimi kendimce gostermeye calisiyorum. Iyi ki bana cok iyi bakan bir iki insan var hayatimda, onlarsiz yolumu nasil bulurum gercekten bilmiyorum. Ama oyle ya da boyle, guzel bir yasam surmekten baska bir cozum goremiyorum kalbimdeki bu acaip aciyi hafifletmek icin.

Bazen de iyimser tarafim agir basiyor. "Ustelik, bu tamamen korkunc bir sey de degil ya" diyorum. Sonlu olmasi hayati guzellestiren bir sey. Bana butun hucrelerimle sevme, tadini cikarma gucu veriyor. Ertelemenin, bu hayata ve kendine karsi isleyebilecegin en buyuk gunah oldugunu anlamami sagliyor, gunlerimi doya doya ve sikayet etmeden yasama gucunu veriyor bana. Yani iste, sozde.

Cumartesi, Temmuz 24, 2010

Morphine


Bundan bir saat önce yine gece ruhsuz ruhsuz dalgalanıyordu ve ben bütün uyuşmuşluğumla kendi iç sesime yenik düşmüştüm. Sen, bunu okuyan insan: Ne kadar sıkıldığını tahmin edebiliyorum. Ama inan, ne yaparsan yap, beni kendi kafamda dönüp duran cümlelerden daha fazla yoramayacaksin. Hayır yani düşün bir kere. Ben bunu devamlı çekmek zorundayım, insanların yüzüne bakarken, içkimi içip onlardan biri gibi gülümserken, aynaya bakıp gözüme eyeliner çekerken, birileri bana neşeyle bir şeyler anlatırken. Sense bu pencerenin sağ üst köşesindeki çarpıya basıp buradan siktir olup giderek kendi mükemmel hayatına devam edebilirsin. Ben napıcam, söyler misin? Sen kendi sesini dinlemediğin, ya da duymazlıktan geldiğin için ben senin yerine onu da dinliyorum.
Yine bir sokak kavgası cikti. Gercekten bir seyler ugruna birileriyle kavga edebilmeyi, ustumun basimin yirtilmasini ben de isterdim. Ya da bi bok olamiyorsam bari aralarinda kalan arzu nesnesi olayim, bagirip cagiran kiz olayim lan! Beni ne bu hale getirdi? Hani tum insanlarin ruh, can, toz isimlerini atfedip ugruna daglari deldigi, biyolojik yasami sona erdikten sonra bile yasayacagina inandigi o kahrolasi ibneyi icimden cekip cikaran ve bir daha bana verme zahmetinde bulunmayan orospu cocuguna laflar hazirladim. Bir anda butun sesler ve goruntuler donuyor, 10 km/h hizla gidip duruyormus gibi gozuken arabalar gibi daha cok. Tek gorduklerim: Ingilizlerin efendice crimson dedigi renkteki o gokyuzu, bicimsiz binalar, o kahrolasi binalardan daha bicimsiz suratlar, gobekler, dizlerin arkasinda ve bileklerde toplanmis yaglar, sakallar, basik burunlar ve yassi alinlar, bozuk disler, o dislerin arasina yerlestirilip titreyerek yakilan sigaralar, ucuz dikisli bicimsiz pantolonlar, gevrek, dort basi magmur kahkahalar. Tanrim, sanki herkes hamurdan yapilmis ve agzina, gozune ayni sanatci hep ayni sekli vermis. Cift sira halinde arabalar bekliyor, yesil isigin kirmiziya donmesini. Bir iki tanesi muzigi sonuna kadar acmis, kollarindan, agzilarindan, yuzlerinden tasip, bakislarindan sokaga dogru yilan gibi surunen tatmin yuzu gormemis libidolari ile beraber kuzu kuzu siritiyorlar. Garip mi gozukuyorum? Belki biraz cirkinimdir ama kalabaliga karistigimdan eminim. Zaten kimsenin bana baktigi yok, hayalet olmak bu hayatta en iyi becerdiklerimdendir.Uclu - besli - onlu - onbesli yani iste beserli - onarli sayilarda artan insan iceren gruplarda kadinlar ve erkekler sadece ciftlesmek arzusunda. Bunu havaya yaydiklari o garip kokuda ve tenlerinin aldigi renkte sezebiliyorum. Ben de bunun arzusunu duyuyorum.
Biri bana sarildiginda onun t-shirtune sinmis ucuz deodorantini koklamak hosuma gidiyor. Bana binlerce kez soylenmis cumleleri ayni inancla ve ayni ukalalikla bir kez daha kurmalarini dinlemek ne kadar da muhtesem. Onlar henuz soyleyemeden cumleyi dusunuyorum mesela. Hemen her seferinde neredeyse ayni seyleri duymama sasirarak gulumsuyorum ve gulumsememin onlarin uzerinde yarattiklarini cocuksu koltuk kabarmasini bir zafer edasiyla izliyorum. Yokus yukari oturdugumuz bu les gibi cop kokulu sokak, ben ve kendilerine bile itiraf edemedikleri en karanlik arzulari ve ic sesleriyle erken yirmilerinde pek cok zavalliyla dolu.Bu hayatta mutsuz olmanin esas olan sey oldugunu ve yaptiklarimizin, tesadufen yasadiklarimizin bunu sadece bir anligina bize unutturdugunu bilen tek insan ben miyim? Her sey ne kadar da olagan gozukuyor.
Bir kiz, kucagimda yatmis agliyor. Deli gibi sirtini sivazliyor, boynunu opuyorum. Cok yalniz oldugundan ve kimsenin onu anlamadigindan bahsediyor. Hakli da. Ben de boyle hissediyorum. Sorun su ki asla kendimi bundan sikayet etme luksune sahip gormuyorum. Ben bu hayatta basima gelenleri sonuna kadar hak ediyorum; pisligin tekiyim. Onu da kendim gibi gordugum falan yok. O tabi ki en iyiyi ve guzeli hak ediyor. Ona bunlari soyluyorum, kendi kendine soylemeye cesaret edemediklerini, etraftan duyup inanmayi bekledigi ama asla bekledigi gibi duyamadigi tum cumleleri, itinayla secip bir bir kulagina fisildiyorum tavani inceleyerek. Beni cok sevdigini soyluyor. Biliyorum. Ben de onu seviyorum. Onu, su dunya uzerinde bizimle beraber nefes alan, ve ayni cumlelere ayni anda ekmek gibi su gibi ihtiyac duyan her beden kadar cok seviyorum. Sanki ortak bir gerceklige fisildiyorum bu cumleleri, tum o ruhlar bu cumlelerin titreyisiyle uyanip kendine gelsin istiyorum.Su kahrolasi keman bir turlu susmuyor.
Yollar bitiyor, yolculuklar bitiyor, para bitiyor, su bitiyor, ekmek bitiyor, yeniden agda zamani geliyor, her hafta yeni bir ilaca baslaniyor. Sise sise ickiler bitiyor, sarjlar bitiyor, harici hard diskler bitiyor, tuvalet kagitlari bitiyor, carsaflar kirleniyor, donlar pisleniyor, sampuan bitiyor, tuvaletler bir dolup bir bosaliyor. Buzdolabinda soguk su kalmiyor, icinde motivasyon kalmiyor, kilo veriyorsun, kilo aliyorsun, kitaplar bitiyor, filmler bitiyor, yarim kaliyor. Sarilmalar bitiyor, sevismeler bitiyor, arkadasliklar bitiyor, sevgiler bitiyor, nefretler bitiyor. Uzun sololar bitiyor, trafik aciliyor, benzin bitiyor, bitmeyecekmis gibi gelen dersler bitiyor, mesai saatleri bitiyor, maasin bitiyor. Annen oluyor, baban kanser oluyor, kardesine araba carpiyor. Ruzgar duruyor, yagmur diniyor, kar eriyor, hava serinliyor, hava isiniyor. Tatiller bitiyor. Dunya basina yikiliyor, oluyorsun, oluyorsun, yeni bir gune uyandiginda yine diriliyorsun. Hayat bir turlu bitmiyor. Bu yuzden su kahrolasi keman da bir turlu susmak bilmiyor. Iste butun bu cumleler bir-iki dakikaya sigiyor. Gozlerinde en ufak bir titreyise bile neden oldugundan emin olamiyorsun. Cunku gorecek kimse yoksa seylerin varolmasi ve olmamasi arasinda bir fark yoktur.
Ve iste sonra seninle o parkta oturuyoruz. Kaba saba, yontulmamis egonu seviyorum. Bana bakiyorsun, ben bunlara hic anlam veremiyorum ama onlara anlam verebilen insanlar gibi olmak isterdim diyorsun. Sana sarilip seni sevdigimi soyleyemiyorum. Cunku ikimiz de bir baskasina aitiz. Ve hep de bu boyle olacaktir, bizler ancak tum sevgimizi bir baskasina verdigimizi sandigimiz anda tum benligimizle sevebilir, takdir edebiliriz. Diger zamanlarda ise sevgi ve ilgi acligimiz ustun gelir, tum hareketlerimiz kazanma amacimiza hizmet eder. Ve ben, sana ne verirsem vereyim benden daha fazlasini isteyeceksin. Ya elimde olanin tamami buysa? Ya tek yapabildigim senin o cig sehvetine sonsuz bir merhametle karsilik vermekse? Bu da yeterli, isleri yurutuyor. Yanlis seyler yapmiyoruz, normalin sinirlamalarina boyun egiyoruz. Bana baktiginda sen belki beni opup opemeyecegini dusunuyorsun, bense sana istedigini vermesem de beni sonsuza dek iyilikle hatirlayacagini biliyorum.

Çarşamba, Temmuz 21, 2010

Senden Adam Olmaz

Çocukluk, doğmuş olmanın sancısıyla başlayıp, anlamanın korkunç acısını yavaş yavaş öğrenmenizin ardı sıra ergenlikle boyut değiştirerek devam eden bir işkencedir. Çocukların dünyası sanıldığı gibi pembe tarçın kokulu toz bulutlarıyla kaplı değildir. Odanızdaki oyuncakları, kitaplardaki hep iyiden yana olan karakterleri gerçek dünyada arar ve bulamazsınız. Gökyüzü duvarınızın toz mavisini andırmaz, hırkanızın üzerindeki çilekler her zaman gerçek hayattakinden daha güzeldir. Sadece anne ve babanızı, apartmandaki arkadaşınızı, eve gelen bakıcıyı ve belki varsa komşunuzun büyük çocuklarını tanırsınız. Ve sadece mutlu olduklarında sizinle ilgilenirler. Bence çocukluk, şehirlerarası uzun bir gece yolculuğudur. Otoban kenarındaki benzinlikte çömelip çişinizi yaparken titremektir. Arabanın arka koltuğuna sırt üstü yattığınızda yüzünüzden geçip giden elektrik telleri ve sokak lambalarıdır. Sizi uyandırmamak için anne babanızın kısık sesle tartışması ve annenizin ağlayarak sigara içmesidir. Radyodaki cızırtılı sesiyle Sensizliğin acısını sen nereden bileceksin ki diyen İlhan İrem’dir. Yol sesidir. Bilinmezliğe son süratle yaklaşırken yanınızdan geçip giden arabanın uzayıp içinize işleyen kornasıdır. Hayatta olmanın ne demek olduğunu öğrenmektir.