clavisaurea etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
clavisaurea etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Şubat 24, 2011

Cities and Factories

Simdi surada anlasalim, bazi sarkilar yol sarkisidir. Uzayan stringlere sarinarak bulaniklasir elektrik telleri. Ah. Elektrik telleri. Sizlerin bana gizli bir mesaj yaymakta oldugunuzu ama henuz bunlardan anlam cikarmami saglayacak kivama gelmedigimi, o frekansi algilayacak yetilerimin gelismedigini hissediyorum. Endiselenmeyin, bir gun olacak. Sabir.
Efendim yol demisken. Bu sarkinin guzelligine gelir misiniz lutfen? Gelin, istediginiz anlamiyla yapin, gerceklestirin ‘gelmek’ eylemini. Simdi diyor ki;

Cities and factories spread across the borrowed map
But still I’m lost
Size ‘hala’ ya da ‘yine de’ veya cogu zaman, ‘her seye ragmen’ kayip olmaniz neler hissettiriyor bilmiyorum. Benimki genel sanirim. Kendimi affettim, kendimle baristim. Aylar boyunca zihnimi kemiren dusunceleri, yaz gunu karpuzun basina toplanmis kara sinekleri kovalar gibi kovaladim. Biliyorum pisliklerini uzerime biraktilar, ama yine de kirmizi, buz gibi ve lezzetliyim. Ve biliyorum, bir anlik dalginligimda geri gelecekler. Buradan soz gelimi yalnizligim ya da nasil denir ‘anxiety’im ya da favori terimlerimden ’angst’im icin Nietzsche’ye, ne bileyim Schopenhauer’a, Camus’ye dipnotlar duzebilir, onlari akademik kurallara uyarak alintilayabilirim. Yapmayacagim. Hepimiz, ayni topragin cocuklariyiz, hepimiz bu kocaman mezarligin gecici ziyaretcileriyiz. Buyutmenin alemi yok.
Onun yerine, donelim sehirlere ve fabrikalara. Son zamanlarda, Istanbul’dan iyice nefret ettim, cunku Istanbul beni sevmiyor. Ama, herkesin Istanbul’a donusunu sevdigi Ankara yollarinin ben Ankara’ya donusunu seviyorum. Her seferinde tekrar buyuleniyorum; elektrik telleri ve geceleyin, eksilerde seyreden Ic Anadolu ayazinda hayal meyal isiklandirilmis fabrikalar nefesimi kesiyor. Oh. Nasil anlatabilirim bilmiyorum. Gozumden goruntuler akiyor, kulaklarimdan bu sarki.
And the soil is cold as the moon
And the trees are dead as a ghost
Ben ne aya dokundum, ne de hayalet gordum. Bir kere bir arkadasim, bizimle beraber ayni odada kahverengi sakalli, orta yasli bir adamin hayaleti oldugunu soylemisti. Sevgili hayal gucum yapacagini yapti, ve o gun sozde o adamin bulundugu koseyi, arkadasimin tasviriyle adamin olasi goruntusune boyadi ve bu ani gercekligi sorgulanmadan kabul edilmis hayallere eklendi. Kisacasi o adam, benim, arkadasligimizin ve de o odanin bir parcasi oldu. Bekle, bak ne diyor;
And if I never see you again
Well, I was the one who loved you most
Oyle mi? Gercekten ben birini en cok sevmis insan olma yetisine sahip miyim? Boyle bir sey var mi? Birini en cok sevmis insan olma. Gecmis zamanda kalmis bir sevginin niceliginden bahsedilebilir mi? Belki de, uzun zamandir iddia ettigimin aksine, edilemez. Bazen durup dusunuyorum, hayatimda buyuk izler birakmis olaylarin gerceklestigi yillari hatirliyorum ve icinde bulundugumuz yildan cikariyorum. Parmaklarimla sayiyorum. Vay be diyorum sonra, 5 yil gecmis. O zamanlar 2007’ymis. 2007. Dusunsene. Ne kadar da eskide kalmis. Biraz hafifletiyor, onemsizlestiriyor. Bu hosuma gitmiyor, cunku ben genel kaninin aksine zamanin yaralari iyilestirdigini dusunmuyorum. Yaralarin iyilesmesine inanmiyorum. Iyilesmenin, icinde barindirdiginin aksine iyi oldugunu dusunmuyorum. Iyi olan hatirlamaktir. O yuzden yaralari hissedememek, zamani onemsizlestirmek hosuma gitmiyor. Sonra,
And the birds take a bow to my heart
‘Cause they’ve never seen quite one of its kind
It may be worn out and wasted
It may be selectively blind
Korluk. Korluk. Bu sozcukle aramdaki bagi, sozcugu sonsuza kadar tekrar etsem de anlayamayacagim. Korluk, oyle guclu bir sozcuk ki, sinsice icinize gelip yerlesiyor ve duydugunuzda hic bir cabaya mahal birakmadan sozluk anlaminin disinda derin anlamlar cagristiriyor. Oyle guzel, bana hikayeler yazdirabilir isterse;
But this heart, it is proud to have loved you
This heart is not cold to the touch
This heart never ran from your kindness
This heart never asked you for much
Saatine bakti, onbiri yirmibes geciyordu. Yaklasik yirmi dakikadir burada bekliyordu. Onun, dakiklige onem veren mizacindan haberdar olmasa, icinde hala bir parca umut barindirabilirdi. Ama durum acikti, o gelmeyecekti. Onunde bekledigi pastanenin icine girerek en sevdigi tatliyi secti. “Paket yapin lutfen” diye seslendi. Paket eline verildiginde de, parasini odemek yerine aceleyle icine cebinden cikardigi kucuk zarfi ilistirdi.
Siyah ceketini giymisti bugun, aslinda bir cenazeye gidiyormus gibi gorunuyordu. Sadece insanlara cenaze toreni yapilmasi ne garip diye dusundu ve gulumsedi. Otobusun en uzak kosesine oturdu. Paketini itinayla kucagina yerlestirdi. Yuzune vuran oglen gunesine iki gunluk sakalini yaslayarak ellerini incelemeye basladi.
Cities and factories spread across the borrowed map
But still I’m lost
Ne istemedigimi bilirsem, ne istedigimi bulabilirim sandim. Neyi sevmedigimi bilirsem, neyi sevdigimi anlayabilirim sandim. Uzaklastigim her seyi bir yana koyunca, diger tarafta tek basimayim.
Guzel, yasanilasi sehirler istiyorum. Kalbimin sicakligina acik, dinlemeye, anlamaya ve sevmeye kabiliyetli insan arkadaslar ariyorum. Niyetim ciddi.

Second Draft

Her ayin ucuncu haftasinin persembesi burada bulusuyorlardi. Saat yediye iki kala, adam, kapiyi iki kez tiklatiyordu.
I.
Hep ayni saatte gelmesi onemliydi, ilk konusmalarinda boyle tembih etmisti kadin. “Iki dakika boyunca kapiyi acmazsam gideceksin” demisti; kadinin gelip gelmeyecegi bir sirdi ve eger adam gorevlerini eksiksiz yerine getirmezse iceri alinmayacakti: Kapiyi iki kez tiklatmali ve takim elbise giymeliydi, ne olursa olsun iki gun once tras olmus ve sag elinde beyaz bir manolya tutuyor olmaliydi. Her hafta baska bir hikaye anlatmasi da sartti. Hikayeyi adam seciyordu, yazari onemsizdi.
II.
“Beni yillardir taniyorsun” demisti kadin. Adam kabul etmisti, musterilerini memnun etmeyi prensip edinmisti, onlarin isteklerini sorgulamadan eksiksiz yerine getirmesiyle taninirdi. Bu yuzden, kadin ondan bulusmalarinin sonunda kendisini affettigini soylemesini istediginde sasirmadi. Ona merhamet duyarak, sesi titreyerek “Seni affediyorum” dedi, ve gozlerinden suzulen yaslari omzuna bastirarak kadinin kokusunu icine cekti.
III.
Bu oda, bu otel odasi; gecen ay bugun burada, bu yatakta deliler gibi sevisen, duvarlara parmak izlerini, carsaflara bedensel sivilarini birakanlar onlar degilmisler gibi, bu odaya daha once hicbir canli ayak basmamis gibi duzeltilmis oluyordu. Basuclarinda duran, kirmizi kurdelaya baglanmis altin kaplamali, ortasinda sekilsiz bir cicek tasviri bulunan anahtar ve muzik kutusu haric. Onlar hep oradaydi. Onlar yokken odanin her kosesini yenileyen gorunmez parmaklar, ikisini de milimetre kaydirmadan hep ayni yere koymayi asla ihmal etmiyordu; komidinin uzerindeki telefon ve gece lambasinin hemen yanina. Bu da kadinin tuhaf zevklerinden biri olmaliydi.

Çarşamba, Temmuz 21, 2010

Sirca Fanus: Benim Sylvia Plath'im

Lois Ames, Sırça Fanus’un sonunda Plath’ın intiharının çok da beklenmedik olmamasını bizlere Eshter’ın şu sözlerini hatırlatarak açıklıyor:

Bir gün, bir yerde -okulda, Avrupa’da, herhangi bir yerde- o boğucu çarpıtmalarıyla sırça fanusun yeniden üzerime inmeyeceğini nasıl bilebilirdim?

Ve ekliyor;

O sırça fanus ki bir kez çok parlak ve başarılı bir biçimde, görünüşe göre tamamen ondan kurtulmuş, ama onun içinde yaşamış bir insanın berrak anlatımıyla, “sırça fanusun içinde ölü bir bebek gibi tıkanıp kalmış biri için dünyanın kendisi kötü bir düştür,” diye yazmıştı.

Esther’in Irwin’le beraber oldugu bolumun uzerine bir inceleme: "Plath’ın yazdığı gibi, yeni kişiliklerimi ben de pek çok adamın üzerinde denemeye çalıştım. Tıpkı onun gibi “bakireliğimi boynuma asılmış bir değirmentaşı gibi” taşıyordum. Önem vermediğimi göstermeye çalışırken bu küçük detayı kutsallaştırıp ritüellere dökmeyi bekleyemezdim. Yine de söyleyemiyordum. Sanki bu sözcük ağzımdan çıkar çıkmaz saçlarıma, özneme sarılacak, cildimin kıvrımlarına yerleşecek ve sinsi sinsi hiç gelmeyecek olan doğru anı bekleyecekti.

Her şey, bugüne kadar bana anlattıkları gibi tıpkı, aniden oldu. “Acıyor” dedim ve sona erdi. Kıyafetlerimizi çıkarmamıştık bile. Arka bahçede oynayan, içlerinden birinin adı Mustafa olan çocuklardan başka hiçbir şey düşünemedim bu birkaç dakika boyunca. Bir de onun sakalının küf koktuğunu duyumsuyordum belli belirsiz. İçinde bulunduğum kimbilir kaç senedir temizlik görmemiş, ağır battaniyeli ve eski mobilya dolu şıkışık odada içime fenalık geliyordu. Öte yandansa minnet duyuyordum bu kaba saba, incelik bilmez adama. Çünkü bakire olduğumu anlamış olsaydı yapmayabilirdi, ve neyse ki anlamayacak kadar umursamazdı.

İzin isteyip tuvalete gittim ve o mucizevi değişimin kendini hissetirmesini bekledim. Pis ve yabancı bir klozetin üzerinde otururken bacak aramdaki hafif zonklamadan başka hissettiğim tek şey sıvılaşıp civa gibi içime yayılan ve tuttuğu köşelere çöreklenip ağırlaşan salt ve sakil boşluktu. Bu anı Sylvia zaten yeterince güzel anlatmış: “… niyetlendiği şeyi yapıp yapmadığından emin değildim. Belki de bakire oluşum ona bir şekilde engel olmuştu. Ona hala bakire olup olmadığımı sormak istedim, ama bunu yapamayacak kadar tedirgin hissediyordum kendimi. Bacaklarımın arasından ılık bir şeyler sızıyordu. Şöyle bir uzanıp dokunacak oldum.”

Senelerce beklenip, onca erkeğe verilmeye niyetlenmiş ve bir daha da bir başkasına verilemeyecek olan şeyi elimdeki bir parça tuvalet kağıdının üzerinde tutuyordum işte. Ona bir zafer edasıyla baktım, aynaya gülümsedim ve “büyük bir geleneğin parçası olduğumu hissettim”.

Çok uzun sayılmayacak bir zaman, çokça gözyaşı ve kalp sıkışıklığından sonra bunu yaptığıma pişman olmamaya karar verdim. Artık bu hayatta kendimi sakınmam gereken hiçbir kötülük kalmamıştı. Nasıl olsa daha fazla kirletilemezdim. Böylelikle sırça fanusum başımdan bir miktar yükselmiş, boynumdaki değirmentaşı rüzgarı önüne katarak havalanmış ve kaybolmuştu. Yine de şüphesiz kendi ekşimiş havamdan bunaldığım zamanlar oluyor. Ekseriyetle başıma bir yaklaşıp bir uzaklaşan o sırça fanusun beni ne zaman tamamen nefessiz bırakacağını kestiremiyor ama bunun er ya da geç bir gün hiç geçmemecesine gerçekleseceğini hissediyorum. "


Hayat Kurtaran

Günün son ışıkları, okyanusa bir kaç adım uzaklıktaki minik tahta evin verandasına dokunuyordu parmak uçlarıyla. Sahile usulca dalgalar vururken, rüzgar uğuldamaya başladı çok uzaklarda, bunu müteakip rüzgar çanının belli belirsiz şarkısı doldurdu verandayı.

Omzuna özensizce atıverilmiş mürdüm rengi şalının üzerinde uzun, dalgalı, bal rengi saçları sırtına dökülüyor, oradan kuyruk sokumuna kadar uzanıyordu neredeyse. Büyük, tahta kapının hemen yanındaki eşikte duran tahta askılığa asılı krem rengi pardesüsünün hemen altında, oraya yıllar önce özenle bırakılıp bir daha asla hatırlanmamış gibi duran tozlu iskarpinleri giydi. Önce sol, sonra sağ. Kapıyı araladı ve önünde uzanan altın sarısı kumlara, günbatımında şimdi ismini hatırlayamadığı bir kaç renge dönüşmüş suya, huzurlu dalgalara, uzakta belli belirsiz gözüken minik adacıklara baktı bir süre. Kapıyı biraz daha aralarken inlemeye benzer bir gıcırtı çıktı duvara bağlandığı yerlerden, açılan kapıdan içeri sokulan sinsi rüzgar kapının hemen yanındaki pencerenin naftalin kokulu perdelerini havalandırdı kısa bir an için de olsa. Dışarı çıktı rüzgarın etkisiyle sola yatan saçlarını suratından çekerek, ayaklarını sürüye sürüye hemen köşedeki eski, sağ kolu defalarca kırılmış ve başarısız bir şekilde tamir edilmiş gibi gözüken, tahta, sallanan sandalyeye ulaştı, sağlam koluna tutunarak oturdu ona. Kollarını kavuşturdu, gözlerini günün son saatlerine ev sahipliği yapan ufka dikti ve ağır ağır sallanmaya başladı.

Lacivert gözlerinin şeklini anlatmak güçtü, büyük ve birbirinden uzaklardı. Kaşları çok açık renk olmakla beraber muntazam şekilliydi ve gözlerinin bu hali nasıl oluyorsa suratındaki yalnız ifadeyi perçinliyordu. Sol kaşının ucunda, bir iki milim ötede ufak bir ben vardı ve bu belki de çok da göze çarpan bir özelliği olmayan yüzündeki en samimi detaydı. Şakaklarındaki bir kaç kırışık dışında pürüssüzdü yüzü, kıvrık ama kısa kirpikli gözlerinin altı, dolgun ve şeftali rengi dudaklarının kenarları.. Kaç yaşında olduğunu çıkarmak güçtü. Ona baktığınızda ne düşündüğünü, nereden geldiğini, nereye gitmekte olduğunu, yüzüne bu yüzyıllardır oradaymış ve bir şeyi bekliyormuşcasına yerleşmiş hüznün hikayesini öğrenmeniz imkansızdı.

Yavaşça doğruldu, rüzgarın bir ileri bir geri salladığı alçak bir sesle gıcırdayan kapıya baktı. Rüzgar çanından yansıyan akşam güneşi gözünü aldı, gözlerini kıstı aniden. Derin bir nefes aldı. Telefon çalıyordu. Eski telefon sesiydi bu, ortasında yuvarlak bir numara çevirme tahtası bulunan, parmaklarınızı çevirmek istediğiniz numaranın üstündeki deliğe geçirmek suretiyle dairenin en altındaki metal engele kadar ittirdiğiniz ve bunu yaparken tok, zil sesine benzer neşeli sesler çıkaran, ahizesi ana parçaya burgu burgu bir kabloyla bağlanmış, ekseriyetle yeşil ve bordo renginde görülen telefonlardandı çalan. Çaldı çaldı çaldı, arayan her kimse karşıdan bir cevap alana kadar kesinlikle vazgeçmeyecek gibi gözüküyordu. O umursamadı, ses doğrultusuna yönlenmiş herhangi bir harekette bulunmadı. Yalnızca, gözlerindeki ifadesizlik yerini günün son saatlerini bir daha asla göremeyecekmiş de şimdiden özlemeye başlamış gözlere özgü bir duruluğa bırakmıştı. Gözleriyle alt göz kapağı arasında biriken yaşlar belli belirsiz seçilebiliyordu. Ani bir karar almış gibi ayaklandı ve telefon sesinin geldiği kapının ters yönüne doğru yürümeye başladı telaşsız adımlarla, basamakları indi ve kuma bastı iskarpinli ayaklarıyla. Sonra eğilip çıkardı onları, sağ eline tutuşturdu iki çifti de. Gözleri, çıplak ayaklarının altında ezilirken okşanmaktan ve zevkten mayışmış bir kedinin guruldamalarına benzer sesler çıkaran kum taneciklerine sabitlenmişti.

Yürüdü, yürüdü. Denize ulaştı, gelen ilk dalgaya düşünmeden teslim etti parmak ucunu. Sağ eline aldığı iskarpinleri bıraktı kıyıya ve doğrulup artık görünmez olan ve giderken gökyüzündeki tüm ana renkleri de beraberinde götüren güneşi aradı gözleri. Sonra da, su beline gelene kadar çekine çekine yürümeye devam etti. Omzundaki şalı çıkarıp öylesine savurdu, rüzgar onu bir kaç metre ötede gittikçe büyüyen dalgaların üstüne fırlatmıştı bile. Bir dalga daha, ve su göğüs hizasındaydı. Ve bir sonraki, boynundaydı. Ve hemen sonrasında görünen tek şey ıslak bal rengi saçlarıydı ve dalgalar şiddetlenmeye devam etti, onun bir zamanlar yeryüzüne ayak basmış olduğuna dair tüm kanıtları yok ederek.

Geriye sadece kıyıdaki iskarpinler kaldı ayak izlerini hatırlayan.

First Draft


Yolun orta yerinde duruyorlar.
Yagmur yagiyor, bardaktan bosanircasina.
Birbirlerine bakiyorlar, gozlerini kirpmaksizin.
Gece ruzgarsiz ve tembel. Ne bok yediklerini bilmiyorlar.

Giriş:
Odadalar. Yatağın ucundaki kız ayak parmaklarına kırmızı oje sürüyor. Üzerinde beyaz kocaman bir gömlek dışında hiçbir şey yok ve saçları omzundan beline doğru dökülüyor. Çocuksa pijaması ve atletiyle yatağa uzanıp sırtını duvara dayamış, kitap okuyor. Başuçlarındaki abajurdan tatlı bir ışık yayılıyor. Tavandakiyse rengarenk. Yerdeki radyodan hareketli ezgiler duyuluyor.

Bir sahne:
Banyodalar. Kız küveti doldurup içine girmiş ve başını geriye doğru atmış. Çocuk traş oluyor. Kız, geriye attığı başının tepesinde toplamış saçlarını gevşekçe. Tembelce çeviriyor başını, hafif kısık gözleriyle erkeğin traş olmasının bütün safhalarını gözle görülür bir şehvetle seyrediyor. Çocuk yüzünü yıkadıktan sonra ona bakıyor aynadan. Kız kalkıp çocuğun yanına gidiyor ve birbirlerine dokunmaya başliyorlar. Ateşli bir sekilde öpüşuyorlar ve çocuk kızı kucağına alıyor. Kız çocuğun beline doluyor bacaklarını. Erkek hoyratça duvara yaslıyor kızı. Ve sonra duruyorlar. Kız gidip kapının arkasından bornozunu alıyor ve çocuğa bakmadan dışarı çıkıyor.

Bir başka sahne:
Cocuk mutfakta yemek yapıyor. Kilitte dönen anahtar sesi duyuluyor ve kız elindeki kesekağıdıyla içeri giriyor. Elinde; bir kaç faturayla beraber çocuk için de bir mektup var. Ceketini çıkarıyor, getirdiği malzemeleri telaşsızca yıkıyor ve salata yapmaya başlıyor. Günlerini nasıl geçirdiklerinden bahsediyorlar bu sırada neşeyle.

Sonuç:
Sonrasında tekrar salonlarındaki beyaz kanepede otururken goruyoruz onlari. Kız, cocugun kucağında yatiyor. Çocuk kizin saçlarını okşuyor yavaşça. Karşılarındaki eski televizyonda siyah beyaz bir film oynuyor. Arada birbirlerine bir şeyler söyleyip liseli genc kizlar gibi kıkırdıyorlar. Bu sırada durmadan telefon çalıyor.


Senden Adam Olmaz

Çocukluk, doğmuş olmanın sancısıyla başlayıp, anlamanın korkunç acısını yavaş yavaş öğrenmenizin ardı sıra ergenlikle boyut değiştirerek devam eden bir işkencedir. Çocukların dünyası sanıldığı gibi pembe tarçın kokulu toz bulutlarıyla kaplı değildir. Odanızdaki oyuncakları, kitaplardaki hep iyiden yana olan karakterleri gerçek dünyada arar ve bulamazsınız. Gökyüzü duvarınızın toz mavisini andırmaz, hırkanızın üzerindeki çilekler her zaman gerçek hayattakinden daha güzeldir. Sadece anne ve babanızı, apartmandaki arkadaşınızı, eve gelen bakıcıyı ve belki varsa komşunuzun büyük çocuklarını tanırsınız. Ve sadece mutlu olduklarında sizinle ilgilenirler. Bence çocukluk, şehirlerarası uzun bir gece yolculuğudur. Otoban kenarındaki benzinlikte çömelip çişinizi yaparken titremektir. Arabanın arka koltuğuna sırt üstü yattığınızda yüzünüzden geçip giden elektrik telleri ve sokak lambalarıdır. Sizi uyandırmamak için anne babanızın kısık sesle tartışması ve annenizin ağlayarak sigara içmesidir. Radyodaki cızırtılı sesiyle Sensizliğin acısını sen nereden bileceksin ki diyen İlhan İrem’dir. Yol sesidir. Bilinmezliğe son süratle yaklaşırken yanınızdan geçip giden arabanın uzayıp içinize işleyen kornasıdır. Hayatta olmanın ne demek olduğunu öğrenmektir.

Sihrin Dili ve Edebiyati

Kokunu seviyorum.
Kendine özgü biraz da keskin.
Sana karşı, bir şey hissetmemek zor.
Bana çocukluğumu hatırlatıyorsun. Ağladığını görmedim, oysa ben çocukken çok ağlardım.
Senin programını yazdım ama beynim okumuyor, çalıştıramıyorum dosyanı.
Ilık ve yıldızlı gecelerde kulağıma çalınan kemana ne kadar da benziyorsun!
Çocuk parkına bakan eski evimizde, annem ateşimi dindirmek için sirkeli pamukla kompres yapardı bana. Alnıma havlu koyardı, serin ve ekşi kokulu. İşte sen de öyle bir hissin, alnıma konan havludan bir farkın yok!
O evdeki tüm anılarım ikiye bölünüyor ortasından, kremayla hem de. Her iki tarafı da içine doğru kıvrılmaya başlıyor sonra, ve birbirine geçmiş spiraller oluşuyor.
Yeşil gece lambam gibi, prize takılıp bütün gece solgun bir ışık yayan.
Işığı duvar kağıtlarıma değip kağıt bebeklerimin üstüne düşerdi her gece.
Uğur böceği doğum günü pastam da ikiye bölünüyor, hani şu suçiçeği olduğumda alınan, hani ben beş yaşındayken.
Pembe, mor, mavi bulutlu nevresimlerim vardı, arkasındaki ağacın yansımasını tanrı sandığım mavi perdemin kapattığı pencereme bakan.
Kedi gözü siyah rugan ayakkabılarım, beyaz kilotlu çorabım, piyanomun üzerindeki nota koyduğum bölme… Hepsi ama hepsi ikiye bölünüyor.
Boyum yetmediği için sandalyemin üzerine konulan eski püskü, kocaman ve yumuşacık yeşil kadife kaplı minderler de iki ağaç arasına gerilen ipe çarşaf geçirilerek yapılan salıncağım da öyle, bölünüyorlar durmadan.
Güzel bulduğum her şeye dokunma huyumdan elime batan gül dikenleri ve tahta bahçe masasının kıymıklarının acısı dün gibi aklımda.
Lacivert sabolu ayaklarıma ait bileklerimi çok burkardım ve dizlerim yara bere içindeydi hep.
Biliyorum, kızıyorsun; ama işte bu yüzden kuruyan yaraların üzerindeki kabukları soymaya bayılıyorum.
Seni soymaya bayılıyorum.
Açıkta kalan her parça bi kere daha hayretle ve beğeniyle gözlerimi ışıldatıyor.
İkilemeleri sevmiyorken nasıl oluyor da bazı kelimelerin üstüne bu kadar basabiliyorsun?
Hızlı hızlı yürüyorsun sevgilim, sana yetişmek için adımlarımı büyütüyorum ama asla yan yana olamıyoruz.
Elini tutmanın zevkini anlatmamı ister misin? Ara sıra alınan kağıt helvanın tadı gibi ya da yorulduğumda babamın beni sırtına alması gibi, nadir elime geçen güzel şeylere benziyor.
Çocukken bacaklarımın üstü ağrırdı sık sık, boyum uzuyor sanırdım ve sarı bi şurup alırdım geçsin diye.
Tadı çok kötüydü ama bana iyi geldiği için severdim.
Belki de bana iyi geldiğin için, tanrım, ne kadar lezzetlisin!
Üstüme annemin fularlarını bağlardım ve kendime bakıp kendimi çok beğenirdim ama aslında bana hiç yakışmazdı, bazı yerlerim açıkta kalırdı.
Seni üstüme giyiyorum gizli gizli, iznim olmadan ve kendime bakıp beğeniyorum ama çok da ben gibi hissetmiyorum.
Hep hayal ettiğim dünyalarda mükemmel hayatlar yaşayan benler var.
O benlerden birinin anılarından alınıp benimkilere konmuşsun sanki.
Senden asla yeterli dozda alamıyorum.

Jism

Akşamın fluluğunda koyu kırmızı, yer yer gri düşünceler uçuşuyor zihnimde. Deli gibi uykum var, yalnızım. Elimi tutan, bana bakan, beni dinleyen, beni seven, beni unutmayan, beni hayatından çıkarmayan insanların varlığından bağımsız olarak. Bardak altlıkları, yüzler, ışıklar, kediler, sakallar-bıyıklar, insanlar birbirine giriyor. Aynı yatakta yatmaya dayanamayıp kendilerini başkalarının yataklarına atan karı kocaları düşünüyorum. Kendini bulmak, kendini yaşamak kisvesi altında gerizekalılığının ve sorumsuzluğunun tadını çıkaranları. Bir cep telefonundan sıçrayıp, havada süzülen ve bir diğer cep telefonuna düşen sözcükleri hayal ediyorum. Seni özledim. Sana ihtiyacım var. Bu akşam eve gelmeyeceğim. Seni görmek istemiyorum. Seni sabaha kadar sikmek sonra göğsünde uyumak istiyorum. Seni ısırmalıyım. Sana bir sürprizim var. Lütfen ağlama. Şu an yoldayım. Sokaklar, kızlı erkekli sarhoşlar birbirine karışıyor. Kokoreç kokusu, yağmur kokusu, ıslak köpek kokusu, taksi kokusu. Sevmiyorum, bu şehirde aklımı bir türlü boşaltamamayı sevmiyorum. Ve buna bayılıyorum bir yandan. Geceleri rahatsız uykumdan uyanıp alacakaranlığı içime çekiyorum ve penceremde usanmadan öten kuşlara bir kez daha zevkle lanet ediyorum. Uyanıyorum ve hemen yazmaya başlıyorum. Uykuya yedirilmesi, olduğu yerde bırakılması ve unutulması gereken cümleleri parmaklarımdan klavyeye aktarıyorum ki büyü bozulsun. Yazıya aktarılanlar, sadece düşünüp heyecanlandığın ama asla dünyaya kusmadığın fikirler kadar değerli değildir, hiçbir zaman. Unutmamaya çalışmana rağmen silinip giden her şey eşsizdir.

Klisesaever*

Spot. Otobüs duraklarına güneşten önce varan, işe giderken dün akşam karısıyla ettiği kavgayı ya da çocuğunun dersane taksidini düşünen göbekli, ütülenmekten parlamış açık mavi kumaş pantolonlu imitasyon altın saatli memur Hüseyin. Spot.Yalnız yaşayan, orta yaşlı, orta halli, hala 20 sene önce kaybettiği annesinin ördüğü kazakları giyen, salı ve perşembe yardıma gelen kadına düzenli olarak zeytinyağlı enginar ve bakla pişirmesini buyuran Ersan Dayı’nın, yalnız bir akşam yemeği sonrası su bardağından içilmiş şarabı başucundaki sehpada durmak suretiyle televizyon başında uyuyakalması. Spot. Cinsiyet bölmesine “kadın” yazan nüfus memuruna içerleyerek ölçülü bir telaşla “Kadın değil kız” diyen saçları röfleli, kaşları asimetrik olmak suretiyle yay şeklinde alınmış, pembe sedefli ojeyle boyanmış uzun yuvarlak tırnaklı elleriyle saçındaki firketeleri düzelten balık etli, ev yemeği kokulu Atifet Hanım. Spot. Yazın kötülükleri: 1- Umarsızca etrafa saçılmış çirkin ve bakımsız ayak yığını. 2- Tombul bacakları kapatmaya yetmeyecek kısalıkta herhangi bir etek veya elbise. 3- Ter, ter kokusu ve ıslak koltuk altları. 4- Geçici dövme hevesi. Spot. Sigara içmek ve biraz dinlenmek için banklara oturan genç, yaşlı yalnız insanlar. Spot. Tek başına şehirlerarası otobüs yolculuğu yapmak ve profesyonel yolcunun el kitabı. Konubaşlıkları: 1- Laptop’ı idareli kullanmak. 2- Eğlenceli bir kitap okumak. 3- Şarjı tam doldurulmuş bir Mp3 çalar. 4- Sudoku veya kare karalamaca. 5- Yastık. Spot. Günün 12 saati mahallenin kasabı Sinan Beyamcanın dükkanın yanındaki klimasız 4 metrekare dükkanında oturan gariban esnaf Mahmut Abi’ye çektirilen 25 yekare değerindeki hüviyet fotokopisi. Spot. She wants revenge ve Beşiktaş çarşısı paradoksu. Spot. Otobüste para ödenen yere halı seren tek zihniyet: Türkiye Cumhuriyeti’nin nadide Belediye Otobüsleri. Spot. Otobüs ve vapur aşklarına inanan bünyemin en yeni icadı: Aynı bakkala 2 saniye aralıklarla gelip aynı cümleleri kurmak suretiyle 1,5 lt soğuk su isteyen iki insanın “bakkal aşkına” inanmak. Spot. Günlük krizlere ani ve akılcı çözümler diye kart bastırıp bu işe girişsem? Spot. İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nden insan manzaraları: Ücretsiz internet bağlantısı bulduğu her yerden oyun sitesine giren bel boyu, esmer, çatal sesli, basık suratlı çocuklar. Karşıma oturan biri erkek güzeli olmak suretiyle iki genç, konu muhtemelen ehliyet. Ve tabi bir de gözlerini kaçırmadan üstüme dikmiş ne yazdığımı merak eden sarı “abidas” t-shirtlü ketan abicağız var. Çok şeker, çok naif. Spot. Yolda yürüyodum, yeşil yandı yayalara, bunu tam karşıdan karşıya geçerken düşündüm, devamlı olarak yaptığım şeylerden biriymiş gibi davranmak hoşuma gitti: İnsanların mevsimlik versiyonları var yahu, ve ben yazlık versiyonlara bakarak kışlıkları tahmin etmeye çalışıyorum. Şöyle ki; yazlık modelinde frenchli ayak tırnakları, altın rengi bantlarının üstünde şıkır şıkır parıltılı taşlar sarkan orta kaliteli parmak arası terlik giyen bir hanım teyzemiz, kışın da muhtemelen aynı tarz bir yerden alınmış, aynı kalitede, sivri burunlu, yalancı deri, tarak kemiğinden deforme olmuş, ince topuklu bir çizme giyiyordur. Spot. Kendi kendine oturup yazı yazmak çok konuşma isteğine veya yetersiz uyarıma delalet eder mi?


Not: Her cümlenin başında kullanılan spot kelimesinin amacı İngilizcede “dur!” anlamına gelen “stop!” kelimesine benzerliğinden yola çıkarak okuyucunun zihnindeki diğer aktiviteleri bir anlığına durdurup cümlede anlatılanlara odaklanmasını ya da bir nevi “algısının spotlarını” çevirmesini sağlamaktır.

* klişeyi seven ve/veya klişe-kaydeden.

Ruyalarin Gelecekle Bir Ilgisi Yoktur

Merdivenleri can havliyle çıkarken sana koştuğumu biliyordun değil mi? Parkeler yeni cilalanmış gibi kokuyordu yine. Deri koltuklarla duvardaki raflara dizilmiş kitaplar çok ince bir toz tabakasıyla kaplıydı. Perdesiz geniş camlar silineli nereden bakarsan bak bir hafta olmamıştı. Pencerelerden gözüken kar, beyaz ve kocaman bir gerdanlık gibi dünyanın yakasına yapışmıştı, evse radyatörlerden yayılan ruhsuz bir sıcaklıkla dalgalanıyordu. En üst kata geldim en sonunda, masanın başında… Yok, hayır orada kimse oturmuyordu, bilemedin ama üzerinde altın rengi gövdeli, yeşil camlı dedektif lambalarından vardı. Şöminenin üstündeki duvarı boydan boya kaplayan, Van Gogh’un The Pont du Varrousel and The Louvre reprodüksiyonunda, nehrin kenarına yanaşmış bir bota binmek üzere olan kadınla konuşmakta olan dedem dönüp bana göz kırptı. Bu sırada fark ettim ki-zor olmadı pek zira odanın orta yerinde duruyordu-, çatıya açılan merdiven açık bırakılmıştı. Merak ettim. Gövdem yukarıda kalıncaya kadar tırmandım ve seni gördüm. Tanrım ne şirin bir yaratıksın, minicik bir karınca. Bu arada söylemeyi unuttum, gelirken yolda bir çubuk bulmuş, sana göstermek için alıp cebime atmıştım. Bir de gelirken salıncak gördüm bir tane, o da karla kaplıydı. Salıncak olduğunu da güç bela anlayabildim çünkü üstüne yığılan kardan dolayı kısmen parçalanmıştı. Neyse canım bak; çatıya çıktım dedim ya, karın yüksekliği orada taa dizime kadar ulaşıyordu, ama sadece çatının üstünde! Dünyanın geri kalanıysa günlük güneşlik bir fonun ağırlık merkezine konuşlanmış coca cola brandalı bir çay bahçesinde ice tea içerek okey oynayan bir grup yeniyetme kadar tasasızdı. Altın rengi kumlar, türkuaz deniz, berrak bir gökyüzü… Bora Bora adasını bilir misin? Ta kendisi, ufukta Foucault Sarkacı gibi salın salın salınmaktaydı. Çubukla seni dürtükledim biraz, hemen attın kendini ucundaki delikten içeri. Dışarı çıkarken başparmak büyüklüğünde, siyah, semiz bir akrebe dönüştün. Akreplerin gözleri olur mu en ufak bir fikrim bile yok fakat iki minik siyah gözü andıran zeytinlerinle bana bakıp kafanı salladın, buna eminim. Sonra tıngır mıngır yürüdün akarların oraya ve kendini karlı çatının köşesinden mavi krema kaplı sulara bıraktın.

Halic Gunlukleri

Sarı siyah, çizgili, solgun ve pamuklanmış t-shirtinin belini zar zor kapadığı yerde ucuz pantolonlara özgü fermuarlardan vardı. Kalitesiz bir kemer, yer yer zifte benzeyen siyahlıklarla lekelenmiş parlak füme dar bir kot ve sivri burunlu ayakkabılar. Kel kafası, gri-beyaz saçları ve özensizce kısaltılmış üç günlük kirli sakalı yorgun suratındaki tekinsiz ifadeyi perçinliyordu. Onun ipe sapa gelmez biri olduğunu düşünebilirdiniz kolaylıkla, yalnız başınıza ıssız bir sokakta karşılaşsanız arkanızı dönüp boğazınıza çullanan sessiz çığlıkla, can havliyle kaçacağınız biri olduğunu düşünebilirdiniz. Oysa ki bence o sadece korkunç yalnızdı. Gündüzleri Tophane’de bir nargile kafede çalışır, iş arasında bodrum kattaki ufak odada üç-beş elemanla bir araya gelip kafayı cilalardı. Geceleriyse nispeten daha eğlenceli geçerdi çünkü o bir orospuydu. Karaköy’de işe çıkardı, bazen Eminönü’ne giderdi bazen Samatya’ya. Karanlık bakışları sadece yeryüzüne ve en az kendisi kadar kokuşmuş olanlara çevrilmiş kalkankardı. O bir orospuydu, cüzi miktarlara, beş liraya, bazen esrar parasına, çorba parasına; pis, göbekli, evli ve iki çocuk babası tefecilerle; takkeli, sol eliyle tespih çekerken sağ eliyle onunkini sıvazlayan otoparkçılarla, avuçiçi kadar bir odaya sardalye gibi istiflenmiş ranzalarda yaşayıp karın tokluğuna çalışan mevsimlik inşaat işçileriyle yatıyordu. Ve bundan zevk alıyordu.

Geceyarisi Ekspresi

Sokak lambalarından geceye sürünen yılışık bir yalnızlık dalgalanıyor camımın önünde. O ışık benim ama yalnız değilim. Gecenin şeytanları içkime karışıp vücuduma giriyor, buldukları tek şey biraz daha is. Kanım çekildi bir kaç zaman önce. Artık damarlarıma yalnız ruhların asla onların olmamış aşkları için sadece geceleri döktükleri gözyaşlarını dolduruyorum. Ellerimde karıncalar dolaşıyor. Minik ayak izlerini doğmalarına izin verilmeyen binlerce cenine benzetiyorum. Penceresini bir karıştan daha fazla açmayan lüks arabaların durup ucuz orospularla pazarlık yapmalarını izliyorum. Satırdan satıra atlarken kalemimi sadece insanların hayal kırıklıklarına ve tatminsizliklerine batırıyorum. Asla mürekkepsiz kalmıyorum. Bazı günler kendimi içinde sadece bir miktar kullanılmış resim olan bir odaya kapatıp duvara bakıyorum. Sarkan duvar kağıtlarının altına gizlenmiş tonlarca çürük et parçası hayal ediyorum. Binlerce yıl ötesinden kalmış günahları düşlüyorum, o etlerde nasıl bir görünüp bir kaybolduklarını yüzümde bir gülümsemeyle betimliyorum uzun uzun. Bebeklere tecavüz eden bir neslin çocuğuyum ben. Pislikten başka hiçbir şeyden haz alamıyorum. Erdemin kırbaçlarıyla anlar içinde inleyerek ölmektense suçluluk duygusuyla asırlar boyunca tiksinerek yaşamayı tercih ediyorum.

Malte Laurids Brigge'nin Notlari

...

Beşinci katta, yatağımda yatıyorum ve hiçbir şeyle kesintiye uğramayan günüm, akrepsiz yelkovansız bir saat kadranına benziyor. Çoktandır kayıp ve bir sabah vakti, sanki birisinin yanında kalmış da bakım görmüş gibi, kaybolduğu zamankinden adeta daha yeni, iyi ve bozulmamış, eski yerinde duruyor bulduğumuz bir şey misali, yorganımın üstünde yer yer çocukluğumun kayıpları duruyorlar, hiç eksilmemişler. Bütün kayıp korkular yeniden karşımda.

Yorgan kenarından çıkmış küçük bir yün ipliğinin sert ve bir çelik iğne gibi sivri olduğu korkusu; geceliğimdeki şu ufacık düğmenin başımdan büyük ve ağır olduğu korkusu; şimdi yatağımdan düşen şu ekmek kırıntısının yerde cam gibi kırılacağı korkusu ve böylelikle her şeyin, her şeyin sonsuza kadar parçalanacağı telaşı; açılmış bir mektup zarfının yırtık kenarı, kimsenin görmemesi gereken gizli bir şeydir; o kadar değerlidir ki, odanın neresinde saklanırsa saklansın, emniyette olamaz korkusu; uyursam, sobanın önündeki bir kömür parçasını yutarım korkusu; rasgele bir sayının, kafamda, boş yer bırakmayacak şekilde büyümeye başlayacağı korkusu; bağırabilirim, kapıma üşüşürler, derken kapıyı kırarlar korkusu; kendimi açığa vururum da korktuğum şeylerin hepsini söylerim korkusu ve hepsi de söylenmeyecek şeyler olduğu için hiçbirşey söyleyemem korkusu ve öbür korkular…korkular.

Çocukluğum için Tanrı’ya yakardım, işte geri geldi çocukluğum ve öyle hissediyorum ki, çocukluk, eskiden nasılsa yine öyle ağır ve hiçbir şeye yaramamış yaşlanmak.

Behçet Necatigil’in çevirisiyle Rilke. Katıldığım görüşlerden biri, yazarla empati kurabildiğiniz otobiyografilerin kalbinize ayrı dokunduğudur. Ve şüphesiz, edebiyatı seven her insan yavrusu, sözcüklerinin yüz yıl(lar) sonraya ulaşıp bir kimsenin hayatla iletişiminin tercümanı olmasının kibirli hayalini kurar gizliden gizliye.