Perşembe, Şubat 24, 2011
Cities and Factories
Second Draft
Çarşamba, Temmuz 21, 2010
Sirca Fanus: Benim Sylvia Plath'im
Lois Ames, Sırça Fanus’un sonunda Plath’ın intiharının çok da beklenmedik olmamasını bizlere Eshter’ın şu sözlerini hatırlatarak açıklıyor:
Bir gün, bir yerde -okulda, Avrupa’da, herhangi bir yerde- o boğucu çarpıtmalarıyla sırça fanusun yeniden üzerime inmeyeceğini nasıl bilebilirdim?
Ve ekliyor;
O sırça fanus ki bir kez çok parlak ve başarılı bir biçimde, görünüşe göre tamamen ondan kurtulmuş, ama onun içinde yaşamış bir insanın berrak anlatımıyla, “sırça fanusun içinde ölü bir bebek gibi tıkanıp kalmış biri için dünyanın kendisi kötü bir düştür,” diye yazmıştı.
Esther’in Irwin’le beraber oldugu bolumun uzerine bir inceleme: "Plath’ın yazdığı gibi, yeni kişiliklerimi ben de pek çok adamın üzerinde denemeye çalıştım. Tıpkı onun gibi “bakireliğimi boynuma asılmış bir değirmentaşı gibi” taşıyordum. Önem vermediğimi göstermeye çalışırken bu küçük detayı kutsallaştırıp ritüellere dökmeyi bekleyemezdim. Yine de söyleyemiyordum. Sanki bu sözcük ağzımdan çıkar çıkmaz saçlarıma, özneme sarılacak, cildimin kıvrımlarına yerleşecek ve sinsi sinsi hiç gelmeyecek olan doğru anı bekleyecekti.
Her şey, bugüne kadar bana anlattıkları gibi tıpkı, aniden oldu. “Acıyor” dedim ve sona erdi. Kıyafetlerimizi çıkarmamıştık bile. Arka bahçede oynayan, içlerinden birinin adı Mustafa olan çocuklardan başka hiçbir şey düşünemedim bu birkaç dakika boyunca. Bir de onun sakalının küf koktuğunu duyumsuyordum belli belirsiz. İçinde bulunduğum kimbilir kaç senedir temizlik görmemiş, ağır battaniyeli ve eski mobilya dolu şıkışık odada içime fenalık geliyordu. Öte yandansa minnet duyuyordum bu kaba saba, incelik bilmez adama. Çünkü bakire olduğumu anlamış olsaydı yapmayabilirdi, ve neyse ki anlamayacak kadar umursamazdı.
İzin isteyip tuvalete gittim ve o mucizevi değişimin kendini hissetirmesini bekledim. Pis ve yabancı bir klozetin üzerinde otururken bacak aramdaki hafif zonklamadan başka hissettiğim tek şey sıvılaşıp civa gibi içime yayılan ve tuttuğu köşelere çöreklenip ağırlaşan salt ve sakil boşluktu. Bu anı Sylvia zaten yeterince güzel anlatmış: “… niyetlendiği şeyi yapıp yapmadığından emin değildim. Belki de bakire oluşum ona bir şekilde engel olmuştu. Ona hala bakire olup olmadığımı sormak istedim, ama bunu yapamayacak kadar tedirgin hissediyordum kendimi. Bacaklarımın arasından ılık bir şeyler sızıyordu. Şöyle bir uzanıp dokunacak oldum.”
Senelerce beklenip, onca erkeğe verilmeye niyetlenmiş ve bir daha da bir başkasına verilemeyecek olan şeyi elimdeki bir parça tuvalet kağıdının üzerinde tutuyordum işte. Ona bir zafer edasıyla baktım, aynaya gülümsedim ve “büyük bir geleneğin parçası olduğumu hissettim”.
Çok uzun sayılmayacak bir zaman, çokça gözyaşı ve kalp sıkışıklığından sonra bunu yaptığıma pişman olmamaya karar verdim. Artık bu hayatta kendimi sakınmam gereken hiçbir kötülük kalmamıştı. Nasıl olsa daha fazla kirletilemezdim. Böylelikle sırça fanusum başımdan bir miktar yükselmiş, boynumdaki değirmentaşı rüzgarı önüne katarak havalanmış ve kaybolmuştu. Yine de şüphesiz kendi ekşimiş havamdan bunaldığım zamanlar oluyor. Ekseriyetle başıma bir yaklaşıp bir uzaklaşan o sırça fanusun beni ne zaman tamamen nefessiz bırakacağını kestiremiyor ama bunun er ya da geç bir gün hiç geçmemecesine gerçekleseceğini hissediyorum. "
Hayat Kurtaran
First Draft
Senden Adam Olmaz
Sihrin Dili ve Edebiyati
Jism
Klisesaever*
* klişeyi seven ve/veya klişe-kaydeden.
Ruyalarin Gelecekle Bir Ilgisi Yoktur
Halic Gunlukleri
Geceyarisi Ekspresi
Malte Laurids Brigge'nin Notlari
...
Beşinci katta, yatağımda yatıyorum ve hiçbir şeyle kesintiye uğramayan günüm, akrepsiz yelkovansız bir saat kadranına benziyor. Çoktandır kayıp ve bir sabah vakti, sanki birisinin yanında kalmış da bakım görmüş gibi, kaybolduğu zamankinden adeta daha yeni, iyi ve bozulmamış, eski yerinde duruyor bulduğumuz bir şey misali, yorganımın üstünde yer yer çocukluğumun kayıpları duruyorlar, hiç eksilmemişler. Bütün kayıp korkular yeniden karşımda.
Yorgan kenarından çıkmış küçük bir yün ipliğinin sert ve bir çelik iğne gibi sivri olduğu korkusu; geceliğimdeki şu ufacık düğmenin başımdan büyük ve ağır olduğu korkusu; şimdi yatağımdan düşen şu ekmek kırıntısının yerde cam gibi kırılacağı korkusu ve böylelikle her şeyin, her şeyin sonsuza kadar parçalanacağı telaşı; açılmış bir mektup zarfının yırtık kenarı, kimsenin görmemesi gereken gizli bir şeydir; o kadar değerlidir ki, odanın neresinde saklanırsa saklansın, emniyette olamaz korkusu; uyursam, sobanın önündeki bir kömür parçasını yutarım korkusu; rasgele bir sayının, kafamda, boş yer bırakmayacak şekilde büyümeye başlayacağı korkusu; bağırabilirim, kapıma üşüşürler, derken kapıyı kırarlar korkusu; kendimi açığa vururum da korktuğum şeylerin hepsini söylerim korkusu ve hepsi de söylenmeyecek şeyler olduğu için hiçbirşey söyleyemem korkusu ve öbür korkular…korkular.
Çocukluğum için Tanrı’ya yakardım, işte geri geldi çocukluğum ve öyle hissediyorum ki, çocukluk, eskiden nasılsa yine öyle ağır ve hiçbir şeye yaramamış yaşlanmak.
Behçet Necatigil’in çevirisiyle Rilke. Katıldığım görüşlerden biri, yazarla empati kurabildiğiniz otobiyografilerin kalbinize ayrı dokunduğudur. Ve şüphesiz, edebiyatı seven her insan yavrusu, sözcüklerinin yüz yıl(lar) sonraya ulaşıp bir kimsenin hayatla iletişiminin tercümanı olmasının kibirli hayalini kurar gizliden gizliye.