Günün son ışıkları, okyanusa bir kaç adım uzaklıktaki minik tahta evin verandasına dokunuyordu parmak uçlarıyla. Sahile usulca dalgalar vururken, rüzgar uğuldamaya başladı çok uzaklarda, bunu müteakip rüzgar çanının belli belirsiz şarkısı doldurdu verandayı.
Omzuna özensizce atıverilmiş mürdüm rengi şalının üzerinde uzun, dalgalı, bal rengi saçları sırtına dökülüyor, oradan kuyruk sokumuna kadar uzanıyordu neredeyse. Büyük, tahta kapının hemen yanındaki eşikte duran tahta askılığa asılı krem rengi pardesüsünün hemen altında, oraya yıllar önce özenle bırakılıp bir daha asla hatırlanmamış gibi duran tozlu iskarpinleri giydi. Önce sol, sonra sağ. Kapıyı araladı ve önünde uzanan altın sarısı kumlara, günbatımında şimdi ismini hatırlayamadığı bir kaç renge dönüşmüş suya, huzurlu dalgalara, uzakta belli belirsiz gözüken minik adacıklara baktı bir süre. Kapıyı biraz daha aralarken inlemeye benzer bir gıcırtı çıktı duvara bağlandığı yerlerden, açılan kapıdan içeri sokulan sinsi rüzgar kapının hemen yanındaki pencerenin naftalin kokulu perdelerini havalandırdı kısa bir an için de olsa. Dışarı çıktı rüzgarın etkisiyle sola yatan saçlarını suratından çekerek, ayaklarını sürüye sürüye hemen köşedeki eski, sağ kolu defalarca kırılmış ve başarısız bir şekilde tamir edilmiş gibi gözüken, tahta, sallanan sandalyeye ulaştı, sağlam koluna tutunarak oturdu ona. Kollarını kavuşturdu, gözlerini günün son saatlerine ev sahipliği yapan ufka dikti ve ağır ağır sallanmaya başladı.
Lacivert gözlerinin şeklini anlatmak güçtü, büyük ve birbirinden uzaklardı. Kaşları çok açık renk olmakla beraber muntazam şekilliydi ve gözlerinin bu hali nasıl oluyorsa suratındaki yalnız ifadeyi perçinliyordu. Sol kaşının ucunda, bir iki milim ötede ufak bir ben vardı ve bu belki de çok da göze çarpan bir özelliği olmayan yüzündeki en samimi detaydı. Şakaklarındaki bir kaç kırışık dışında pürüssüzdü yüzü, kıvrık ama kısa kirpikli gözlerinin altı, dolgun ve şeftali rengi dudaklarının kenarları.. Kaç yaşında olduğunu çıkarmak güçtü. Ona baktığınızda ne düşündüğünü, nereden geldiğini, nereye gitmekte olduğunu, yüzüne bu yüzyıllardır oradaymış ve bir şeyi bekliyormuşcasına yerleşmiş hüznün hikayesini öğrenmeniz imkansızdı.
Yavaşça doğruldu, rüzgarın bir ileri bir geri salladığı alçak bir sesle gıcırdayan kapıya baktı. Rüzgar çanından yansıyan akşam güneşi gözünü aldı, gözlerini kıstı aniden. Derin bir nefes aldı. Telefon çalıyordu. Eski telefon sesiydi bu, ortasında yuvarlak bir numara çevirme tahtası bulunan, parmaklarınızı çevirmek istediğiniz numaranın üstündeki deliğe geçirmek suretiyle dairenin en altındaki metal engele kadar ittirdiğiniz ve bunu yaparken tok, zil sesine benzer neşeli sesler çıkaran, ahizesi ana parçaya burgu burgu bir kabloyla bağlanmış, ekseriyetle yeşil ve bordo renginde görülen telefonlardandı çalan. Çaldı çaldı çaldı, arayan her kimse karşıdan bir cevap alana kadar kesinlikle vazgeçmeyecek gibi gözüküyordu. O umursamadı, ses doğrultusuna yönlenmiş herhangi bir harekette bulunmadı. Yalnızca, gözlerindeki ifadesizlik yerini günün son saatlerini bir daha asla göremeyecekmiş de şimdiden özlemeye başlamış gözlere özgü bir duruluğa bırakmıştı. Gözleriyle alt göz kapağı arasında biriken yaşlar belli belirsiz seçilebiliyordu. Ani bir karar almış gibi ayaklandı ve telefon sesinin geldiği kapının ters yönüne doğru yürümeye başladı telaşsız adımlarla, basamakları indi ve kuma bastı iskarpinli ayaklarıyla. Sonra eğilip çıkardı onları, sağ eline tutuşturdu iki çifti de. Gözleri, çıplak ayaklarının altında ezilirken okşanmaktan ve zevkten mayışmış bir kedinin guruldamalarına benzer sesler çıkaran kum taneciklerine sabitlenmişti.
Yürüdü, yürüdü. Denize ulaştı, gelen ilk dalgaya düşünmeden teslim etti parmak ucunu. Sağ eline aldığı iskarpinleri bıraktı kıyıya ve doğrulup artık görünmez olan ve giderken gökyüzündeki tüm ana renkleri de beraberinde götüren güneşi aradı gözleri. Sonra da, su beline gelene kadar çekine çekine yürümeye devam etti. Omzundaki şalı çıkarıp öylesine savurdu, rüzgar onu bir kaç metre ötede gittikçe büyüyen dalgaların üstüne fırlatmıştı bile. Bir dalga daha, ve su göğüs hizasındaydı. Ve bir sonraki, boynundaydı. Ve hemen sonrasında görünen tek şey ıslak bal rengi saçlarıydı ve dalgalar şiddetlenmeye devam etti, onun bir zamanlar yeryüzüne ayak basmış olduğuna dair tüm kanıtları yok ederek.
Geriye sadece kıyıdaki iskarpinler kaldı ayak izlerini hatırlayan.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder