Kokunu seviyorum.
Kendine özgü biraz da keskin.
Sana karşı, bir şey hissetmemek zor.
Bana çocukluğumu hatırlatıyorsun. Ağladığını görmedim, oysa ben çocukken çok ağlardım.
Senin programını yazdım ama beynim okumuyor, çalıştıramıyorum dosyanı.
Ilık ve yıldızlı gecelerde kulağıma çalınan kemana ne kadar da benziyorsun!
Çocuk parkına bakan eski evimizde, annem ateşimi dindirmek için sirkeli pamukla kompres yapardı bana. Alnıma havlu koyardı, serin ve ekşi kokulu. İşte sen de öyle bir hissin, alnıma konan havludan bir farkın yok!
O evdeki tüm anılarım ikiye bölünüyor ortasından, kremayla hem de. Her iki tarafı da içine doğru kıvrılmaya başlıyor sonra, ve birbirine geçmiş spiraller oluşuyor.
Yeşil gece lambam gibi, prize takılıp bütün gece solgun bir ışık yayan.
Işığı duvar kağıtlarıma değip kağıt bebeklerimin üstüne düşerdi her gece.
Uğur böceği doğum günü pastam da ikiye bölünüyor, hani şu suçiçeği olduğumda alınan, hani ben beş yaşındayken.
Pembe, mor, mavi bulutlu nevresimlerim vardı, arkasındaki ağacın yansımasını tanrı sandığım mavi perdemin kapattığı pencereme bakan.
Kedi gözü siyah rugan ayakkabılarım, beyaz kilotlu çorabım, piyanomun üzerindeki nota koyduğum bölme… Hepsi ama hepsi ikiye bölünüyor.
Boyum yetmediği için sandalyemin üzerine konulan eski püskü, kocaman ve yumuşacık yeşil kadife kaplı minderler de iki ağaç arasına gerilen ipe çarşaf geçirilerek yapılan salıncağım da öyle, bölünüyorlar durmadan.
Güzel bulduğum her şeye dokunma huyumdan elime batan gül dikenleri ve tahta bahçe masasının kıymıklarının acısı dün gibi aklımda.
Lacivert sabolu ayaklarıma ait bileklerimi çok burkardım ve dizlerim yara bere içindeydi hep.
Biliyorum, kızıyorsun; ama işte bu yüzden kuruyan yaraların üzerindeki kabukları soymaya bayılıyorum.
Seni soymaya bayılıyorum.
Açıkta kalan her parça bi kere daha hayretle ve beğeniyle gözlerimi ışıldatıyor.
İkilemeleri sevmiyorken nasıl oluyor da bazı kelimelerin üstüne bu kadar basabiliyorsun?
Hızlı hızlı yürüyorsun sevgilim, sana yetişmek için adımlarımı büyütüyorum ama asla yan yana olamıyoruz.
Elini tutmanın zevkini anlatmamı ister misin? Ara sıra alınan kağıt helvanın tadı gibi ya da yorulduğumda babamın beni sırtına alması gibi, nadir elime geçen güzel şeylere benziyor.
Çocukken bacaklarımın üstü ağrırdı sık sık, boyum uzuyor sanırdım ve sarı bi şurup alırdım geçsin diye.
Tadı çok kötüydü ama bana iyi geldiği için severdim.
Belki de bana iyi geldiğin için, tanrım, ne kadar lezzetlisin!
Üstüme annemin fularlarını bağlardım ve kendime bakıp kendimi çok beğenirdim ama aslında bana hiç yakışmazdı, bazı yerlerim açıkta kalırdı.
Seni üstüme giyiyorum gizli gizli, iznim olmadan ve kendime bakıp beğeniyorum ama çok da ben gibi hissetmiyorum.
Hep hayal ettiğim dünyalarda mükemmel hayatlar yaşayan benler var.
O benlerden birinin anılarından alınıp benimkilere konmuşsun sanki.
Senden asla yeterli dozda alamıyorum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder