personal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
personal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazar, Mayıs 08, 2011

Epiphany I

Bazi anlar var; butun duyularim hatta varligindan haberdar olmadigim baska duyular ayni anda calisiyor o anlarda. Sanki etrafimdaki her sey duruyor ve buzlu bir kurenin icine giriyorum. Nefes alislarim dahi yavasliyor. Ve onumdeki nesneleri, icinde bulundugum fiziksel kosullari alip baska bir gerceklige donusturuyorum.

  • Do the Astral Plane caliyor, ilik bir sonbahar gecesinde, arkadaslarimizin evinden cikmisiz ve Taksim'e gidiyoruz. Arkadasim yeni aldigi ustu acik spor arabasinda muzigi alabildigine acmis. Etiler, Akmerkez civarindayiz. Bir anda o his geliyor. Sanki bir Entourage bolumunde muhtesem bir partiye gidiyoruz. Hava waffle ve baharatli bir erkek parfumu kokuyor. Biz, iste tam bu anda, sehir hayatinin butun sirlarina nail olmusuz. Bu anin adi Under the Glamorous City Lights. Sokak lambalari, gec saatlere ragmen olagan trafik, muzigin ritmi, arkadasimin "Aslim, nasil keyifler tikirinda di mi, sarki nasilmis?" diyen sesi. Her sey birbirine girerek isiltili ama bulanik, serin ve taze bir resim yaratiyor. Sonra yan aynadaki aksimi goruyorum ve her sey normale donuyor.
  • Evimden cikmis okula gidiyorum. Biraz erken cikmisim, bu yuzden acele etmeden tembel tembel yuruyorum. Cuma gunu, oglen namazi sonrasi sela verilmis. Sokakta benim ve muhtelif-kedi kopegin disinda sadece yaslilar var. Yaninizdan ikina sikina gecerken futursuzca yuzlerinize dikiyorlar bakislarini. Sanki genc bir insan gormek onlar icin cok sasirtici bir seymis gibi her seyi inceliyorlar. Kendinize ceki duzen verme ihtiyaci duyuyorsunuz. Iste o anda her sey donuyor ve ben oturdugum sokagi bir huzur evi gibi goruyorum. Huzur evinden cok, yaslilar icin tasarlanmis bir tatilkoyu. Bir arkadasimin tanimladigi gibi Tenesse Williams'in sicak ve bunaltici New Orleans'inda herkesin sokaklarda dolastigi, acik ve futursuzca seksten bahsettikleri mahalleler gibi biraz ama context fazlasiyla yaslanmis. Her cuma, bir partiye gider gibi arkadaslarinin cenazelerine gidiyorlar. Hicbir sey olmamis gibi havadan sudan konusup, uzun suredir gormedikleri, 5 apartman otede oturan baska arkadaslariyla gorusup dedikodu yapiyorlar. Bu cuma gunleri onlar icin neseli bir rituel. Sanki bir sonraki cuma onlar icin sela veriliyor olabilecegini hic umursamiyor gibiler. Her seye ragmen en guzel kiyafetlerini giyiyor, bastonlarina tutunarak 2 sokak asagidaki caminin yolunu tutuyorlar. Bazilari tek, bazilari gruplar halinde, sansli birkac tanesi de hala olumun ayiramadigi esleriyle bu cenazelere istigal ediyorlar. Geri kalan zamanlarini gunde bir iki ev isi yapmak, dizi izlemek, bulmaca cozmek ve cam kenarindaki koltuklarinda oturarak sokaktan gelip gecenleri, yolda yururken beni gorduklerinde tesir eden merakli bakislariyla izlemekle geciriyorlar. Sonra saatime bakiyorum, gec kalmamak icin hizlanmam gerektigini hatirliyorum ve buyu bozuluyor.

  • Camimdan disariya bakiyorum. Eve cok usuyerek gelmis olmama ragmen simdi disaridaki hava cok tatli geliyor. Kalin hirkami ve coraplarimi giydim ve sogugu hissedemiyorum. Az once gelmis oldugum gurultulu mekan bana uguldayan kulaklar hediye etmis. Simdi sehir ne kadar sessizdir, 3 paralel yukaridaki Tunali Hilmi'den gecen atarli gece holiganlarini, modifiye arabalari duyabilirim diyorum. Ama ugultu bastiriyor, hicbir sey duyamiyorum. Sehrin sessizligini bile dinleyemiyorum. Cildiricam. Ve o anda geliyor. Bilkentteki senliklerden alkollu cikmis bir grup genci dusunuyorum, olmek istedigini soylerek kendini hareket halindeki aractan atan sarhos kiz geliyor aklima. Onun hakkinda bir suru gorus bildirdigimiz geceye takiliyorum bir sure. Acaba akli basinda miydi, hakikaten olmek istiyor muydu yoksa arkadaslarinin onu durdurmasi icin, fark etmesi icin, ona kendisini degerli hissettirmeleri icin mi cabaliyordu? Kafasi yere carptigi anda nasil buyuk bir hata yaptigini anlayarak pisman mi oldu yoksa oh be, sonunda diye dusunerek icine yayilan ferahligin tadini mi cikardi? Sonra onume bakiyorum, altimda 5 kat var sanirim, yan bahceye dusebilirim kendimi biraksam. Kazayla duserek olen arkadasimi hatirliyorum. O da alkolluydu, ben de alkolluyum. Her an bu kaza basima gelebilir, daha da onemlisi, her an kendimi atmaya karar verebilir ve hayatimi sonlandirabilirim. Sartre'in bahsettigi ucurumun kenarinda duran ve her an kendini asagi atmaya karar vererek kendi olum fermanini verme gucune sahip olan insanin Angst'i geliyor aklima. Tam olarak da hissetigim tuhaf ve sebepsiz avucici terlemesi, kalp atislarinin siklasmasi ve soguk terler, tarif edilen Angst'in vucucumda vuku bulmus hali olmali diye dusunuyorum. Etrafima bakiyorum, ve gercege donuyorum.

  • Karsimda, liseden yakin bir arkadasima asik oldugu icin ve arkadasim da ona karsi koyamadigi icin halihazirda bir baskasiyla surmekte olan iliskisini tehdit eden kisi olarak tanidigim bir cocuk var. Yaninda da dokuz yasimdan beri en yakin arkadasim olan bir baska arkadasim; oturuyorlar, oturuyoruz. Bir takim tesadufler sonucu ikisi cok yakin arkadas olmus, oyle ki ben Ankara'dayken onlar kendi tarihlerini, rituellerini, espirilerini yaratmislar. Creed'i sevdiklerini haykiriyorlar, biliyoruz diyorlar utanc verici ama cok iyiler. Ve lisedeyken bizi formalarimizla iceri alan ve bize pert olana kadar alkol dayiyan izbe barda oturuyoruz, cunku baska bir yerde yer yok. Djden Creed istiyorlar ve calan sarkiya bagira bagira, sarmas dolas eslik ediyorlar. Ayni sarki, benim ilk aldigim cdlerden birinin takili oldugu discmanimde, on iki yasindaki kulaklarimda bagira bagira calmaya basliyor es zamanli olarak. Bir ust maddede bahsettigim, olen arkadasim, ayni zamanda ilk sevgilimdi ve o sarkiyi dinlerken ondan yeni ayrilmistim. Kizgindim ve sadece sevgilim degil ayni zamanda sirdasim oldugu ve onu kaybetmek ayni zamanda cok yakin bir arkadasimi kaybetmek anlamina geldigi icin, bana yalan soyledigi, beni tam anlamiyla istemedigi icin ondan nefret ediyordum. Kendimi de cok sevdigim soylenemezdi. Cdyi defalarca kez bastan sona dinlerken, Bodrum'daki evimizde, sabaha karsi acik pencereden eserek tum vucudumu urperten sabah ruzgarini tenimde duyumsuyorum. Benim sarkim, ilk sevgilimi kaybetmemin sarkisi simdi en yakin arkadasimi baska hayatlara, baska arkadasliklara, baska bir gerceklige kaybetmemin sarkisina donusuyor yavasca. Onun benden habersiz benim sarkima benden ne kadar da ayri bir dunya, ne kadar da farkli bir anlam yukledigini fark ederken, hala gorusuyor olsak da aramiza ne kadar cok senenin, bilmedigim olaylarin, yaninda olamadigim kotu ve iyi zamanlarin girdigini acik ve net bir sekilde gorebiliyorum. Kimbilir kendimce anlam yukledigim ne cok sarki, baska insanlarin, baska hayatlarin, baska hikayelerin sarkisi olmustur diye dusunuyorum, kendimi korkunc bir sekilde aldatilmis hissediyorum. Sonra yanimdaki kiz gulerek tuvalete gitmek icin izin istiyor ve her sey eski haline donuyor.
Bu anlari siklikla ve cesitli siddetlerde yasiyorum. Bundan sonra cetelelerini tutsam guzel olabilir. Bazen, bu epiphanyleri daha dusuk siddette bir kriz aninda tekrar yasiyorum. Bu yazilar o tekrarlarin sansini arttiran bir uygulamaya donusurlerse sevinirim. Sanirim.

Karabasanlastirabildiklerimizdendiniz

Gecen gun su cumleleri ruyamda soyledim kendime: Uyanmak istiyorum, bu bir ruya ve benim uyanmam lazim. Bunu daha once kendime soyledigim cok oldu. Isler ters gitmeye basladiginda mi uyanmaya calisiyorum yoksa ben ruyada oldugumu fark edince mi isler sarpa sariyor ondan asla emin olamiycam sanirim.

ODTU Devrim'de gercek hayatta hic tanismadigim ama sozum ona o ruyada yakin arkadas oldugum birkac insanla beraber oturuyorum. Bunlardan birinin adi S'ye basliyor, Semet mi Samed mi artik neyse, ve aramizda bir seyler oluyor. Fiziksel bir sey olmasa da bu cocugun benimle bir ilgisi oldugunu seziyorum ve bunu kendime soyluyorum: Sanirim bu cocuk bu gece bir seyler olmasini umuyor. Ve bir yere gitme plani yapiliyor, Istanbul'da bu yer diyorum kendi kendime allah allah, nasil gidicez diye soruyorum ama uzun bir yolculuk gormuyorum sonrasinda. Aksine S. basharfli cocukla bir yerler ariyoruz. Sonra ben bacaklarimin inanlmaz derecede pis oldugunu fark ediyorum ve sol kaval kemigimde taze fakat kanamayan uc adet yara izi goruyorum. Bu yaralardan ortadaki digerlerinden daha derin, hatta oyle derin ki kemigim gorunuyor. Bir sure yaralari destikten sonra uzun corap giymem gerektigine karar veriyorum. Eve ugrarim gidince diye dusunuyorum baska caresi yok, anneme de haber vermemistim ama artik gecistiririm bir sekilde. Neyse, yolculuga dair hatirladigim bir goruntu yok. Sonra eve gidiyorum ama ev ahsap duvarli ve cati kati gorunumunde olan, acik mutfaginin hemen ortasinda kocaman bir yemek masasi bulunan ve bu masanin karsisindan yine ahsap merdivenlerle yukarisina cikilan acaip bir mimari duzene sahip. Annemin kahkulleri var ve saci topuz (annem kivircik kisacik sacli bir insandir). Bir adamla beraber yasiyor ama adam kel ve baya yasli, neden bu adamla evlenmis ki diye dusunuyorum o sirada. Adam masanin bana yakin basinda arkasi bana donuk oturuyor ve ne yuzunu donuyor, ne benimle konusuyor. Kalkmadan orada oturmaya devam ediyor. Annem benim gelicegimden habersiz olmasina ragmen gider gitmez kendi sorunlarindan sikintilarindan sanki beni simdi gormemis de ben saatlerdir orada oturuyormusum gibi anlatmaya basliyor kisik ve sikintili bir sesle. Anneme acelem oldugunu soylemeye calisirken giris kapisinin acik kaldigini fark ediyorum. Onunde de yerde epilepsi krizi gecirir gibi yatan, ustunde alabildigine pislenmis beyaz don ve atletten baska bir sey olmayan, kafasi 3 numaraya vurulmus, 10-11 yaslarinda bir erkek cocugu goruyorum. Cocugu gorunce aman be, kapiyi tam kapatmayinca bunlar dolusuyodu eve dogru ya diyorum. Sanki o cocuk zombi-dilenci karisimi, viruslu bir yaratik ve bu yaratiklar tum sehirleri sarmislar; kapimizi siki siki kapamazsak eger bunlari cekmek zorundayiz. Hic bir seye yaramayan bir ev cini gibi ya da goblin gibi evlere yerlesip asalaklik yapiyorlar. Cocugu zar zor ellerinden kollarindan suruklemeye calisarak, olagan ustu bir cabayla disari cikariyorum ve bakiyorum ki kapinin onunde bunlardan bir suru var, yaslari daha genc, daha yasli, kiz-erkek, bir suru! Ac kurtlar gibi bekliyor ve bana bakiyorlar. Yanlarinda da iki tane kopek var. Yavas yavas ve hirlayarak bana yaklasiyorlar. Tam bana saldirip bacagimdaki yaralari disleriyle desmeye basladiklari sirada arkamdaki kapiya ulasip iceri giriyorum. Fakat kapi baska bir apartman dairesinin herhangi bir katina cikiyor ve arkamdan kapaniyor. Bu apartman bol isikli, beyaz, her katindaki genis pencerenin onunde yesil saksi bitkileri bulunan ama yine de eski yapili merdivenleri olan apartmanlardan. Burada bir suru insan var, kimi yukari cikiyor, kimi asagi iniyor, kimi karsidaki daireden cikmis. Iki tane fotr sapkali ve takim elbiseli adamin tuttugu iki kopek var bir de, tam benim onumden geciyorlar. Tasmalilar bu kopekler. Ben, normal hayatta oldugu gibi bu kopeklere sevimlilermis diyerek bakmaya calisiyorum ama az once yasadigim olayin etkisiyle icimdeki korkuyu gizleyemiyorum. Umarim bana saldirmazlar diye dusunurken, kattaki butun insanlar bana bakmaya basliyorlar, hem de sinirli ve sabirsiz bir sekilde. Kopekler hirliyor, insanlar homurdaniyor, hepsi uzerime geliyorlar ve kat uzerime dogru daraliyor sanki.

Uyanmam lazim diyorum. Bu ruya cigrindan cikti.

Bu sahne kayboluyor ve karanlikta kalmis eski bir koridora dusuyorum aniden. Onumden beyaz dizlerine kadar inen, uzun kollu gecelik giymis, elinde de eski bir samdanda ciliz ciliz yanan beyaz bir mum tasiyan kambur bir figur geciyor.

Uyanmam lazim, uyanmaliyim diyorum.

Figurun basi yavas yavas bana donerken birden kendimi onunla burun buruna buluyorum. Yanmis, yolunmus ve koparilmis gibi duran kul rengi saclarinin golgesiyle iyice kararmis kiris kiris (bu kirisiklik yasliliktan degil, sanki avazi ciktigi kadar bagirirken yuzu o formda kalmis yani korkudan taslasmis gibi duruyor) yuzunun, ozellikle agzinin formu bozuluyor, saga dogru cekiliyor sanki. Ama bir yandanda da bana yaklasiyor, kuf kokulu nefesini hissediyorum. O anda tekrar bir kara delige cekiliyormusum gibi bir sesle ve hisle baska bir sahneye cekiliyorum.

Yine karanlik, yine uyanmak istiyorum.

Odami hayal etmeye calisiyorum, karanlik olmasina ragmen detaylari gozumde canlandirmaya calisiyorum. Simdi gozlerimi acicam ve bunlari gorucem diyorum. Ama olmuyor. Bir daha cekiliyorum kara delige.

Ve uyaniyorum.

Uykuya dalmamin ardindan sadece yarim saat gectigini ogreniyorum.


Çarşamba, Ocak 19, 2011

Biraz da Kendimden Bahsedeyim

Ne zaman uyuyamasam ya da ne bileyim o degisik 'craving'i hissetsem, buraya geliyorum.

Aklimda cumleler kurmaya bayilirim. Ama onlari soze dokmeyi de yaziya dokmeyi de beceremem. Aslinda buna tam olarak beceriksizlik de denmez. Bazilarina gore bunu en iyi becerenlerdenimdir durust olmak gerekirse. Aklimdan gecenleri asla ilk bastaki halleriyle soylemezken yine de guzel cumleler kurarim, yine de bir seyler anlatmaya calisiyor ve basariyormus gibi gorunurum. Oyle ki, cumleler agzimdan cikarken aklimdan sunlar gecer: Acaba bu cumleyi bitirebilecek miyim? Bazen bitiririm, bazen bitiremem ama icten ice heyecan duymayi birakamam cunku o cumle benim icin bir maceradir. Ve de tabi ki dikkatim dagilir icimden cumlenin akibetini merak ederken. Ayni sekilde, acaba agzimdan neler cikacak diye heyecan duyarim cunku planlamam bunu. Planladiklarim planli sekilde cikmazlar ya da. Iste buraya, bu hislerle geliyorum ve her cumle benim icin tamamiyle surpriz oluyor.

Bunlar bir yana, bu hayatta en sevmedigim seylerden biri soz kesmek ve soz kesen insanlarla muhattap olmaktir. (Yazi yazmanin belki de en guzel tarafi, sozunuzu sizden baska kimsenin kesememesidir.) Bu tur insanlarin sozumu illa sesli olarak kesmesi gerekmez, dikkatinin dagildigini gozlesem bile rahatsiz olurum ve soyleyeceklerimi bitirmem. Soyledigim seyleri dinlemeniz icin onlarin cok ilginc olmasi gerekir mi? Sanmiyorum, ben sizleri sonuna kadar sabirla dinliyorum sevgili insanlar, ve inanin bana hicbiriniz (biraz daha insafli olalim; cogunuz) ilgincligin kapisini bile tiklatmiyorsunuz. Bu birazcik benim 'nasil muamele gormek istiyorsan oyle muamele et' felsefemden kaynaklanir. Evet, benim boyle bir prensibim vardir. Cok konusmam, cok yorum yapmam, cok yargilamam. Ama gosterdigim ilgiyi alakayi insanlarin hak ediyor olmasina ozen gosteririm. Esasinda bu prensip diger dusuncelerim ve iliskilerim icin de gecerlidir. Bana yalan soyleniyorsa, ben de durust olmak icin bir neden gormem, aldatiliyorsam aldatirim, ciddiye alinmiyorsam ciddiye almam, seviliyorsam karsiligini vermeye calisirim.

Bugune kadar insanlar, hakkimda gorus bildirirken onlara hic karsi cikmadim. Son derece acimasiz da oldular, yeri geldiginde bu elestiri kaldiran yapimdan yararlandilar da, istismar ettiler. Cok ciddiyim, bu sekilde soyle bir sey kesfettim: Insanlar, elestirmekten cok degisik bir haz aliyor ve bir kere izin cikti mi kendilerini durduramiyorlar. Ben kendini taniyan bir insan oldugum ve hayatta kimseye karsi olmasa bile kendime karsi durust olmayi ilke edindigimden dolayi bu elestiriler beni zerre kirmaz ama insanlarin bu istirmarci tutumu beni yorar. Bir arkadasim, yavas yavas -talihsiz sekillerde- kesfettigim uzere oldukca kompleksli, kendini oldugundan cok farkli gostermeye calisan ve bunu yaparken gulunc durumlara dusen bir insan oldugunu gosterdi. Bu arkadasim, ornegin, beni elestirmeye bayilirdi. Ve ben ona dur demedigim, dediklerini ciddiyetle dinledigim icin isi oyle bir yere getirdi ki, iletisimimiz bundan ibaret bir hal aldi. Ve ben, ona sadece bir kere gercek bir elestiride bulundum ve sonucundan benden nefret etti. Size hic oldu mu bilemiyorum. Insanlar da benim gibi, ne bulmak istiyorlarsa onu yapma prensibi edinse hayat hepimiz icin kolay olmaz miydi? Kuvvetle muhtemel olurdu. Insanlarin gozunu karsisindakini yerin dibine batirarak -tabi ki kendilerince batirarak, cunku genel kaninin aksine, baskalarinin sozleri insanlari yerin dibine batiramaz, ancak kendi eylemleri bunu basarabilir-, onun uzerine basip yukselme hirsi burumeseydi keske bu kadar kolay. Gercekten yuksekte durmayi basarabilselerdi.

Mukemmel oldugumu soylemiyorum. Insanlara sevgi ya da saygi da beslemiyorum, humanizmden pek nasibimi almamisim ben. Dolayisiyla yaptiklarimin 'insana deger verme' gibi bir ust motivasyonu olmadigi gibi ardinda 'cunku kendime saygi duyuyorum' gibi beylik bir arguman da yok. Yalnizca, bana yoneltilen hakli-haksiz tum elestirilerde, kendimle ilgili cizdigim resime dair ipuclari ararim. Gercege ne kadar uygun, benim istedigim gercege ne kadar yakin gibi noktalari tartar, gerekirse bir seyler degistirmeye calisirim. "Gerekirse" on-kosulunun, ben boyleyim abi degisemem, neysem oyum gibi bir sonuca ulastirdigini dusunuyorsaniz bu tartismayi yaniliyorsunuz, cunku daha once de belirttigim gibi, degisime inanirim ve gerceklesmesi icin cabalarim.

Ilginc bir sey geldi bunlari yazarken aklima. Arkadaslarimin bana sik sik soyledigi seyler, iyi elestiriler yani gercekten olmaya calistigim ama olmadigim bir insana dairmis gibi gelir. Ornegin, benim kendime cok guvenli oldugumu soylerler, onlarin aklindaki seyi daha onlar anlatamazken benim cok daha guzel acikladigimi soylerler, coolugumu bozmadigimi, ne olursa olsun korudugumu soylerler (bu ne demek ben de hala bilemiyorum) ve garip durumlardan, sevimsiz insanlardan kolayca ve guzelce kurtuldugumu soylerler. Butun bunlar, duyunca gururlandigim ama kendime ait gormedigim ozellikler. Dogruluklari ya da yanlisliklarindan ziyade bir seyi kanitliyorlar, bu yasima kadar aldigim elestirilerle olmak istedigim insani birlestirip bir karakter yaratmisim ve o karakter olmaya cabaliyorum, basariyorum da galiba biraz ulan. Bu, olmadigim bir insani oynuyorum sonucuna vardirmasin sizleri, kimse tam olarak olmadigi bir insani basariyla oynayamaz. Yukarida bahsettigim arkadas gibi bir noktada -en iyi ihtimalle- tokezler, duser, kendini acitir, etrafindakilerden utanir ve sonuc olarak kacar. Oysa benim formulumde, insan kendi ideal formuna ulasmaya calisir. Guzel taraflarini vurgularken kotu taraflarini daha iyileriyle degistirmeye cabalar. Oyley-mis gibi yapmanin, disaridan bakildiginda da, icsel olarak da, gercekten oyle olmaktan pek az farki vardir.

Zaten bu hayatta, kendinize cizdiginiz, olmak istediginiz insana bir adim daha yaklasmak icin degisme umudu olmadan uyanmanin ne anlami vardir ki?

O zaman The Dears'tan tum kirik kalplere gelsin mi gonul dostlarim... "All of this time, I thought I was crazy just because you told me so."

Cumartesi, Aralık 04, 2010

Gun

Bazi gunleri digerlerinden daha ozel yapan seyler var. Bu seyler aslinda kendi baslarina hicbir onemi olmayan, sadece dogru zamanda ve dogru yerde gerceklesen seyler.

Boyle gunlerde yataga yatiyorum ve kafam dusuncelerle dolup tasiyor. Ya da soyle, gun dogmadan yataga girmek bile istemiyorum. Ya da yataga ayik girmek istemiyorum.

Bazen o kadar cok konusuyorum ki hepsi gece yatinca siraya girip agzima siciyor. Bilgi kumulatif diyorum sonra sence acaba egitimin kalitesi arttigi icin mi gencler daha az dindar, yoksa olum korkusu dini durusu kontrol ediyor da insanlar yaslaninca ondan mi daha dindar oluyor diyorum. Bunun bir cevabi olmasa gerek. Beyaz bir kefene sariliyorum iste sonra, dunya ikiye ayriliyor ortasindan. Her yer yesil ve kuslar var. Haraketsizce bosluga bakiyorlar. Cunku iyilerle kotuler savasiyor ve savas insanlarin kafasini bosaltan bir sey. Fakat pek cok sanat akimi, bilimsel yenilik, yeni yasam standartlari ve yeni adetler; diyorum savas olmasaydi hic ortaya cikmayacakti bile.

Sehrin bir sesi var, bunu biliyor musunuz? Yani tamam hepiniz biliyorsunuz sehrin sesi oldugunu ama bunun bir sarkiya donustugunu gercekten hissettiginiz oldu mu? Mesela kalabaligin ortasinda oturuyorum iste, insanlar hamurumsu bir maddeden yapilmislar. Konusuyorlar, guluyorlar. Dikkatleri dagiliyor. Mimikleri var. Of, herkes nefes aliyor. Nasil da nefesim kesiliyor. Insanlarin her saniye hayatta kalmak icin yapmak zorunda olduklari bir sey olmasi beni oyle etkiliyor ki. Goz kapaklarini acip kapiyorlar fark etmeden hem de oyle sik, istesen de unutamazsin, fark edersin. Ama etmiyorlar iste. Etmiyorlar. Cunku unuturlarsa gozleri kurur ve yanmaya baslar.

Sonra sehir, arabalar, onlarin kornalari, egzoslari ve sileceklerinin sesiyle dolup tasiyor bir anda. Korna calarak neyi cozebilecegini umuyor bir surucu? Bence dusunmuyor, orgazma ulasmadan onceki son saniyede kendini kendi vucudunun ritminde kaybeden bir hayvan gibi. Algilari da gozleri gibi kulaklari gibi tikali. Insaat makinelerinden cok etkileniyorum. Cylonlarin atalari ya iste onlar, gizli gizli komplolar kuruyorlar. Komplo dedigimiz de zaten tanimi geregi gizli degil midir ki? Iste ben onlarin kendi aralarindaki fisiltilari da duyuyorum.

Gunlerdir yikanmamaktan kalinlasmis sac tellerinin birbirine degisini hissediyorum, tirnak diplerinde kalan yaglarin, bir senenin her gunu ayni ayakkabiya tikilmaktan sararip kalinlasan mantarli tirnaklarin, egzamali parmak aralarinin hepsini goruyorum, hepsinin kokusunu aliyorum.

Sehir cok garip bir sey. Ben bir sehirliyim. Ben yagmurda kalip pis kokmus 100 adamla bir otobuse dolustum. Ben trafikte sikisip kalan aracin icinde iki saat hicbir sey yapmadan oturdum ve disariyi seyrettim. Ben metroda yanimdan gecen kadinlarin parfumlerini tahmin ederim. Ben alisveris merkezlerinde yuzlerce kadinin uzerine giyip cikarttigi bluzlari dener, bazen de alirim. Ben icime kirli bir hava ceker ve olumsuzlugun hayalini kurarim; on adim otemdeki denzide yuzememekten gocunmam. Ilk ickimi de ilk uyusturucumu liseme iki adim uzaklikta yerlerde denemis olmaktan da neredeyse gurur duyarim. Kucuk sehir insanlarini kucuk gorurum ama koy hayatina methiyeler duzerim.

Muzik. En cok muzigi ozleyecegim, yani gittigimde. Iste oyle cok seviyorum ki onsuz olum bile dusunemiyorum. Bu konulara girmeyecektim. Bu kocaman karnavalin ortasinda oturuyorum ben. Yalnizliklar icin cok kalabalik olsam daha az bayagi olabilir miyim dersiniz? Bulutlar kirpiklerime degmiyor cunku burasi bir masal alemi degil. En atesli sevisme bile bir an once kendini temizleyebilmek icin tuvalet kagidi aramanla sonlaniyor. Babalar cocuklarina sahip oluyor, kadinlar kocalarinda bulamadigi tatmini is arkadaslarinda ariyorlar, mi? Insanlar birbirlerine gercekten dokunuyor mu? Kucuk ve dindar bir mahallede ya da kasabada yasadigin icin, dislanmamak icin sirf, inanmadigin bir tanri ugruna her cuma yerlere kapaniyor musun? Abdest almadan once 31 cekiyor musun? Kimse bakmadigi icin burnunu karistirip sonra cikanlari agzina goturuyor musun? Tabagini yaliyor musun? Kulagini kasiyor musun?

Insanlar konusuyor. Hepsini bir anda sustursak evrenin sesini duyardik, hic dusundunuz mu? Bomba atildiktan sonra Hirosima oyle sessiz olabilmis midir? Yoksa hemen hayatta kalanlar gidenlere agit yakmaya baslamis midir? Olume neden bu kadar uzulur acaba insanlar diye dusunuyorum bazen. Ve hayir, gidenleri ozleyecekleri icin olduguna zerre inanmiyorum dostlar. Herkes, kendi olumu yuzune carpildigi icin agliyor. Size soyluyorum. Herkes kendini dusunuyor ve kimse iletisim kurmayi umursamiyor. Neden kendimizle barisamiyoruz? Neden ic sesimizi susturamiyoruz? Neden cinsel istegimizi bastiramiyoruz?

Neden ben benim de sen degilim? Neden ben Turkum de Japon degilim. Neden gobegim bacaklarima degiyor da hala bu patates kizartmasini agzima goturuyorum. Neden kendimi boylesine ozel goruyorum? Bence bir insan kendi dusuncelerinin tamamina erisimi oldugu icin ve digerlerininkine hic erisimi olmadigi icin kendini boyle ozel hissediyordur. Oysa Freud diyor ki kendi bilincimizin tamamina erisimimiz yoktur. Bilmiyorum. Cevaplari merak etmiyorum. Neysem oyum. Sadece hayallerim gerceklessin isterim. Isime bakarim. Gencler hic yaslanmayacaklar sanirlar. Yaslilari hor gorurler ya da onlara anlamsiz bir sevgi, saygi beslerler. Bugun neden ben benim de otuz sene sonra ben olmayacagim?

Uzaydaki diger canlilari gorebilmek isterim. Kafam karisik. Ben, bazi sehirlerin muzigini digerlerine tercih ederim. Cunku burada Sakarya'dan Kizilay'a yuruyen bir garsonun ucuz kosele ayakkabisinin topugu dover yampiri kaldirimlari, oysa Isvec'te 1 metre bacaklara gecirilmis H&M stilettolar. Mavi gozler mavi gozlerin uzerine duser, beyaz Nivea kokulu tenler deger sadece birbirine. Tamamen yabanci bir insanla seks yapacak olsaniz bile en azindan pis kokmayacagini bilirsiniz agziniza alacaginiz seyin. Bilir misiniz? Ben bilmem, hic yapmadim ki. Utaniyorum. Yasayamadigim seyler icin utandigim kadar hic utanmadim yaptiklarim yuzunden. Yanlis bildiklerim, yanlislikla soylediklerim icin de sik sik utanirim ama. Boyle gecelerde, anlamsizca yatarken yatagimda aklima gelir utanc verici bir anim ve bir anda basimdan asagi kaynar sular dokulur. Ooof, cok aptalim cok aptalim derim sesli bir sekilde. Sinirli sinirli gulerim, Ingilizlerin dedigi gibi ya da, giggle. Kikirdamak desem yine olmayacak. Dilimizde olmayan kelimeler icin de kizginim mesela, olanlarla hic sorunum yok.

Bana soyledigin seylere inanmiyorum. Hayallarimin oznesi olmayi sen de beceremedin. Ve ben oznemi asla bulamayacagim. Beni sevdigini zannetmen sana iyi geldigi icin beni sevdigini zannettigini biliyorum. Cunku hissetmek her zaman hissetmemekten daha karlidir. Hayallerimde ne cok eve girip ciktim, ne cok bedenin icime girmesine izin verdim. Ne cok yol yurudum, ne kadar cok guldum, ne cok dansettim, ne cok sarki soyledim. Hangi dudaklarla birlesti dudaklarim, pek coguyla henuz tanismadim.

Simdi kirpigimi aldim dustugu yanagimdan ve bir dilek diledim. Hayir, dilemedim. Ben dileklere inanmam.

Hayatimda duydugum en guzel cumleydi bu: 'Anlayan' biriyle konusmak guzeldi.





Çarşamba, Kasım 24, 2010

Baska Hayatlar

Bugun guzel bir sey oldu. Aslinda bugun guzel pek cok sey oldu ama ben sadece birini yazmak icin kendime soz verdim.

Bugun bir kedi gordum. Koyu sari, buyukce bir kediydi. Islanmisti ama tam anlamiyla islanmadan otobus duraginin altina siginmayi becerebilmisti. Biraz usuyor olabilirdi ama hayvanlarin usudugunden asla emin olamadigim icin ben tahmin yurutemedim. Acik kahverengi gozleri vardi, suratinda ufak bir iki tane koyu kahverengi leke vardi. Guzel bir kediydi, ama sirin degildi.

Ona baktim ve bir kedi oldugumu dusundum. Bazilari acaip sesler cikararak bana yaklasir, birtakim yerlerime dokunurdu. Bazilari da tekme atar canimi yakardi. Bir kismi karnimi pek de hosuma gitmeyen yemeklerle doldurmaya calisirdi, boyleleri ortada olmadiginda -ki genelde olmazlardi- onlarin atiklarini biraktigi buyuk leziz kokulu bir kara delikten saglardim besinlerimi. Bu "insanlar" ne garip yaratiklar, cesit cesitler dedim. Bir kediyse hep aynidir, dis gorunusu disinda pek degismez huylari, bir kismi yabani olur digerleri sokulgan. Ne istedigi, neleri sevdigi bellidir. Bir tanesi siddet yanlisiyken bir digeri anlamsiz bir sevgi yumagi degildir. Bazilari sanslidir sadece, bugun gordugum kedi gibi islanmak ve bir yerlere siginmak zorunda kalmaz.

Kedileri sevmem, ya da soyle de diyebilirim, kedileri diger canlilardan daha fazla sevmem. Bugunku kedi bana koyu kumral sacli, kahverengi gozlu, orta yasli bir adami hatirlatti. Diyelim ki ruhumuz ve onun devir daimi var, baska formlara burunme olasiligi da var dedim, bu kedi onceki hayatinda kahverengi sacli, uzun boylu ve hafif toplu bir adammis. Guzel bakislari yoktu kedinin, biraz saskin gibiydi. Bu vucutta ne yapiyorum ki ben der gibiydi. Eski hayatinin kirintilarini ariyordu, yerde degil koltukta oturmasi da bundandi sanirim. Ben bunlari dusunurken o yanima geldi ve bana bakti. Dimdik oturdu, kuyrugunu etrafina sardi ve basini bana dogru egdi. Yuzunu inceledim bir sure, gozlerini gozlerime sadece 2 saniye dikti, daha fazla degil. Sanirim dusuncelerimi duydu dedim, sanirim duydu ve onun icini gorebildigim icin bana kendini yakin hissetti.

O sirada bir otobus geldi onumde durdu, icinden bir kiz gidene kadar birkac dakika boyunca beni izledi gulumseyerek. Cok guzeldin gulumseyen kiz. Bakislarimiz birlesince ben de gulumsemeye calistim ama utangacligim yuzunden hemen yuzumu ceviriyorum boyle durumlarda ve sonra fark ediyorum ki dudaklarim buzulmus, yuzum gerilmis ben gulumsedigimi sanirken. Ama aslinda ben de sana gulumsedim guzel kiz. Bunu bil.

Birkac orta yasli kadin geldi sonra, kedi sizin mi; ne kadar guzel duruyorsunuz, tablo gibisiniz dediler. Iclerinden biri telefonun varsa fotografinizi cekeyim dedi, cekti de. Cok guzel ciktik. Kedi kameraya bakmadi ama, ellerime bakti uzun uzun. Sonra kalkarken gidisindan makas aldim ve gorusuruz dedim.

Dunya uzerinde koklu degisimlere neden olabilecegimi dusunmuyorum. Ama bazen, canlilar arasinda, yeterince konsantre olunursa guzel bir bag olusabilecegine inaniyorum. Portobello Cadisi (Paulo Coelho) okudugum vasat kitaplardan biriydi, fakat orada bundan bahsediliyordu. Ve her gun, kendimi yeterince iyi hissediyorsam bunu deniyorum, her seferinde ise yariyor. Birine bakarken, ona gercekten bakmaktan bahsediyorum. Ornegin size yardimci olan kasiyerin isim kartina bakin ve ona ismiyle seslenin, ya da garsonunuzun. Bir dukkandan cikarken ya da yolda gordgunuz arkadasiniza laf olsun diye degil de gercekten guzel bir gun dileyin ve nasilsin, cok iyi gozukuyorsun diyin, gozlerine bakin ya da ne oldu, cok ciddi bir sorun yok ya deyin kotu gozukuyorsa, ona moral verin. Atmosfer aninda degisiyor, renkler canlaniyor sanki. Size yol veren insana gercekten icten tesekkur edin ve gulumseyin. Ya da agir posetler tasiyan birine yardim edin, yardimi hic de beklemedikleri bir anda. Oyle minnettar oluyorlar ki. Ben kendimi onlarin yerine koyuyorum bu durumda, kimse yuzume bakmazken ve ben sikici islerimle ugrasirken bir anda bana biri adimla sesleniyor, tesekkur ediyor, gozlerime bakiyor. Biri benim o anda orada oldugumu fark ediyor, yaptigim isle ya da ona ne ifade ettigimle degil de gercek bir insan olarak. Ben de mutlu olurdum.

Iste boyle. Kedi, onun yanina oturdugumda onunla ilgili kimsenin gormedigi, bilmedigi bir sirra tesadufen nail oldugumu anladigi icin bana yakin durarak sevgisini ve minnetini gosterdi gibi dusunuyorum. Boyle olmasa bile, boyle dusunmek biraz olsun anlamli hissettiriyor.

Pazar, Kasım 21, 2010

Bundan Sonra Ancak Kirlenebilirim

Ben degisime inaniyorum. Degismek istiyorum. Daha guzel yarinlara ve bastan sona mutlu bir hayata inanmadigim kadar buna inaniyorum hem de. Insanlar degisemez, yedisinde neyse yetmisinde de odur derler ya. Ben degistim, ve mumkunse yetmisimde bambaska bir insan olmayi seciyorum.

Hani insanlar degisir ya, hamurunda degisim olanlar yapabilir aslinda bunu ancak, degismekten korkmayanlar ya da ne bileyim, gozleri acik olanlar, daha genis bir pencereden dunyaya bakanlar. Mesela benim annem, elli senesini hayat hakkinda pek kafa yormayarak gecirmis. Guvenli dunyasindan cikip 'dunya evi'ne adim attiginda hicbir sey degismeyecek sanmis, kocasi babasi olacak, onu ne olursa olsun sevecek sanmis. Oyle olmamis elbet, annem degismesi gerektigini gorememis, dunyasinin degistigini anlayamamis. Sonra beni dogurmus, iyi ki de dogurmus mu orasini bilemem. Benimle ne kadar gururlansa da ona yapamadiklarini gosteren bir kaynak oldum coklukla. Mesela hayatinda hic gezip tozmamis annem, hep ayni yerlere gidip, hep ayni parfumu kullanmis, hep ayni espirilere gulmus. Gittigim gordugum yerlere, yasadiklarima hayranlikla karisik bir kiskanclik besledigini gorebiliyorum. Ben her seyi erteledim, hic kendimi dusunmedim diyor. Oysa ki onun dunyasi boyle genis degilmis ki. Keske bunu anlasa da gozlerindeki o kaybetmis, saskin goruntu gitse yerini huzura biraksa.

Sonra babam, babam beni hicbir zaman sevemedi. Bazilarina gore babam cok iyi bir insan, iyidir de belki bilemem. Ama kendi babasini 10 yasindayken kaybetmesi onda ciddi bir hasar birakmis. Ne babalik yapmayi bilebildi ne kocalik annemin deyimiyle. Ben bilemem bunlari. Ben dogdugumda kiz oldugum icin hayal kirikligina ugradigini, cekecegi zorluklari dusundugumden uzuluyorum dedigini biliyorum. Ya da ben bana alti yasinda karanliktan korktugum icin annemle uyumak istedigimde bana tokat attigini biliyorum mesela. Karanlikta o film izlerken kablolara takilip dustum diye at gibisin kizim diye kizdigini hatirliyorum. Bana orospu deyisini, benden bir bok olmayacagini bana sik sik hatirlattigini biliyorum. Iyi bir adam diyenler bunlari duysa olur oyle yapar baba kizina derler, baba sevgisini gostermez, babalar kizlarini kiskanir derler. Belki de oyledir. Ben bir babanin kizini nasil sevdigini anlayamadim, benimki bende sevecek bir sey bulamadi belki. Haksiz sayilmaz; ben de o olsam, beni sevmeyebilirdim. Sonra bana bir kere beni sevdigini soyledi, sesi titredi. Sanki, seni sevmek isterdim ama olmuyor be kizim der gibiydi. Anliyorum baba dedim, biliyorum dedim. Onu suclamiyorum. Agzina yapismis bir cumlesi vardir; benim babam olsaydi ben bugun oldugum insan olamazdim cunku beni kisitlardi, bu yuzden ben de kizimi kisitlamiyorum. Ama iste oyle degil, babam bugun yasayamadiklarimin ve asla geri donmeyecek gunlerin benden sonraki ilk sorumlusudur. Buna kendisi inaniyor mu bilmiyorum. Bilmek de istemiyorum. Bazen ben oldugumu, Asli oldugumu unutuyorum ve bir evlat, bir abla, bir ogrenci olarak bakiyorum kendime. Hep oyle cok eksigim var ki, oyle buyuk, geri dondurulemez hatalar yapmisim ki, kendimden nefret ediyorum, Bu kadar da acizlik olmaz ki diyorum. Butun olmak istemedigim seyleri bir bir kendimde goruyorum. Ama sonra Asli olmak geri geliyor, baskalarina olan yerine getirilmemis sorumluluklarin altinda ezilmekten vazgec ve bugunku sorumluluklarina, kendine ve hayatina karsi olanlara yogunlas diyorum. Cogunlukla ise yaramiyor, ama olsun.

Hepimiz ayni boktan hayatlarin icine sikismis yasayip gidiyoruz. Genc oldugumuz surece biraz umut var, yaslilikla beraber o da gidiyor. Yapmak istedigim cok sey var. Ama neden? Bunlari neden yapmak istiyorum? Yaslandigimda cok cooldum ben sunu bunu yaptim demek icin mi? Hic beklemedigim bir anda olup gidersem arkamdan bu kizcagiz da sunu bunu yapti, cok cooldu, cok tatliydi, olmeseydi iyiydi falan diye anlatsinlar diye mi? Yoksa sadece canli oldugum icin mi? Cunku hayatta olmak istemek arzu etmek demek oldugu icin mi Blanche'in dedigi gibi? [biraz Tenessee Williams bulasti buraya]

On yedi yasinda asik oldum ben. Londra'da yasiyordu o, ve ben muhtemelen onun icin bir yazlik eglenceydim. Ilk kez hayatimda birini sevdim o zaman, ilk kez. Bir baskasini oyle sevebilir miyim bilmiyorum. Cokluk azlik, ah o cok baskaydi degil. Bir daha ben o ben olamam, ondan. Neden oyle sevdim onu da bilmiyorum. Hic bitmeyecek sandim heralde. Filmlerde gorduklerim, kitaplarda okuduklarim yalan degilmis dedim kendi kendime. Gozyaslarimi open, beni sevdigini, bana asik oldugunu soyleyen biri oldu diye olumsuzum sandim, artik beni kimse yenemez sandim. Butun sarkilar anlamliydi, ah bugune kadar askla ilgili soylenmis her sey oyle dogruydu ki. Ben de yasiyordum iste, renkler daha canliydi sanki, her sey daha tatliydi. Hem de hicbir sey yasadiklarimi tarif etmeye yetmiyordu. Iste bunlari dusunuyordum Londra'nin orta yerinde bir parkta cimlere sirtustu uzanmis yaz rengi gokyuzunu izlerken. Kulaklarimda Coldplay caliyordu, diskmandeki CDden geliyordu ses. Biraz cizirdiyordu. Iste o cimlerde tek basima yatarken annemi de babami da Tanri'yi da affettim benim yanimda olmadiklari icin, mukemmel olmadiklari icin ve beni sevmedikleri icin. Dunyanin bana sundugu tum guzelliklere sukrettim. Bogazimdaki dugum kalkip gidiverdi. Ne gecmis vardi, ne gelecek vardi. O an, upuzun bir omurdu, benim omrum o gun baslamisti ve hic bitmeyecekti, sonu yoktu. Mutlulukla ve askla doluydu. Sanirim o anda olsem, olmeden once sunlari soylerdim: Bundan daha mutlu olmam mumkun degil, bundan sonra ancak kirlenebilirim ve asla daha genc olamam.

Cok agladim o yilin noelini takip eden aylarda, yillarda. Kimse olmedi ya dediler bana hep, ozellikle de annem. Hayatta neler oluyor, sen neye agliyorsun dedi hep. Simdilerde anliyorum ki, kimse olmedi, olmedi ama icimdeki masumiyet, iyiye ve guzele olan inanc, ask, genclik, hepsi beraber o gun olduler. Dirilmeleri imkansiz. Oysa ki olum hayatin kendisi kadar siradandir. Ben kendi erken gelen olumume agliyordum, diger olumlerin habercisi olan ilk atisa. Hayati o gun sevdigim kadar sevmem artik mumkun degil. Artik her sey yapay geliyor. Mutluluga ufak kacamak bakislar attigim zamanlar oluyor, olmuyor dersem yalan olur. Cunku daha sonra, seneler sonra beni cok seven, beni her seye ragmen cok seven biriyle karsilasabilecek kadar sansliydim. Hatta, sanirim beni ilk kez birisi gercekten seviyor. Evet, ilk kez. Ve muhtemelen ben de ilk kez seviyorum birini. Bu sefer gozlerim kamasmis degil sonsuzluk, olumsuzluk ve bitmeyen bir ask hayaliyle. Ama bu sefer hicbir sey, gercek olamayacak kadar guzel de degil, cunku her sey gercek. Bu benim icin daha degerli. Gozlerim kor, algilarim kapali degil. Her sey, et gibi kemik gibi gercek. Ve ben, artik o gun o cimlerde yatan kiz olmadigim icin gercegi tercih ederim.

Bu yazinin bir konusu ya da anlatmak istedigi bir sey yok. Adi uzerinde, yeraltimdan notlar. Bu yazi benim geceleri yatmadan once kendimle ettigim kavgalarda aklimdan gecenleri iceriyor. Arasira aklimdan gecenleri yaziya gecirip varolduklari yeri degistirmekte, aklimdan kagida almakta yarar var diye dusunuyorum. Cunku ben aslinda hic depresif bir insan degilim, yani disaridan bakildiginda. Icimde devamli beni yiyip bitiren dusunceler de ucusmuyor, arada geliyorlar aklimda. Hepsi de bu ve benzeri konulara yogunlasip kendime duydugum yogun sevgisizlikle sonuclaniyor. Ben boyle bir insan olmak istemiyorum iste, degismek istiyorum. Degisime inaniyorum, surekliligi olan tek sey degisim ne de olsa. O yuzden iste, bunlardan kurtulmak icin yaziyorum.Umarim donup bir daha okumam da. Sen de okumazsin. Beni sonsuza kadar iyilikle hatirlasin isterim herkes.

Sonsuza kadar derken, iste; kendi sonlarimiza kadar.

Cumartesi, Temmuz 24, 2010

Morphine


Bundan bir saat önce yine gece ruhsuz ruhsuz dalgalanıyordu ve ben bütün uyuşmuşluğumla kendi iç sesime yenik düşmüştüm. Sen, bunu okuyan insan: Ne kadar sıkıldığını tahmin edebiliyorum. Ama inan, ne yaparsan yap, beni kendi kafamda dönüp duran cümlelerden daha fazla yoramayacaksin. Hayır yani düşün bir kere. Ben bunu devamlı çekmek zorundayım, insanların yüzüne bakarken, içkimi içip onlardan biri gibi gülümserken, aynaya bakıp gözüme eyeliner çekerken, birileri bana neşeyle bir şeyler anlatırken. Sense bu pencerenin sağ üst köşesindeki çarpıya basıp buradan siktir olup giderek kendi mükemmel hayatına devam edebilirsin. Ben napıcam, söyler misin? Sen kendi sesini dinlemediğin, ya da duymazlıktan geldiğin için ben senin yerine onu da dinliyorum.
Yine bir sokak kavgası cikti. Gercekten bir seyler ugruna birileriyle kavga edebilmeyi, ustumun basimin yirtilmasini ben de isterdim. Ya da bi bok olamiyorsam bari aralarinda kalan arzu nesnesi olayim, bagirip cagiran kiz olayim lan! Beni ne bu hale getirdi? Hani tum insanlarin ruh, can, toz isimlerini atfedip ugruna daglari deldigi, biyolojik yasami sona erdikten sonra bile yasayacagina inandigi o kahrolasi ibneyi icimden cekip cikaran ve bir daha bana verme zahmetinde bulunmayan orospu cocuguna laflar hazirladim. Bir anda butun sesler ve goruntuler donuyor, 10 km/h hizla gidip duruyormus gibi gozuken arabalar gibi daha cok. Tek gorduklerim: Ingilizlerin efendice crimson dedigi renkteki o gokyuzu, bicimsiz binalar, o kahrolasi binalardan daha bicimsiz suratlar, gobekler, dizlerin arkasinda ve bileklerde toplanmis yaglar, sakallar, basik burunlar ve yassi alinlar, bozuk disler, o dislerin arasina yerlestirilip titreyerek yakilan sigaralar, ucuz dikisli bicimsiz pantolonlar, gevrek, dort basi magmur kahkahalar. Tanrim, sanki herkes hamurdan yapilmis ve agzina, gozune ayni sanatci hep ayni sekli vermis. Cift sira halinde arabalar bekliyor, yesil isigin kirmiziya donmesini. Bir iki tanesi muzigi sonuna kadar acmis, kollarindan, agzilarindan, yuzlerinden tasip, bakislarindan sokaga dogru yilan gibi surunen tatmin yuzu gormemis libidolari ile beraber kuzu kuzu siritiyorlar. Garip mi gozukuyorum? Belki biraz cirkinimdir ama kalabaliga karistigimdan eminim. Zaten kimsenin bana baktigi yok, hayalet olmak bu hayatta en iyi becerdiklerimdendir.Uclu - besli - onlu - onbesli yani iste beserli - onarli sayilarda artan insan iceren gruplarda kadinlar ve erkekler sadece ciftlesmek arzusunda. Bunu havaya yaydiklari o garip kokuda ve tenlerinin aldigi renkte sezebiliyorum. Ben de bunun arzusunu duyuyorum.
Biri bana sarildiginda onun t-shirtune sinmis ucuz deodorantini koklamak hosuma gidiyor. Bana binlerce kez soylenmis cumleleri ayni inancla ve ayni ukalalikla bir kez daha kurmalarini dinlemek ne kadar da muhtesem. Onlar henuz soyleyemeden cumleyi dusunuyorum mesela. Hemen her seferinde neredeyse ayni seyleri duymama sasirarak gulumsuyorum ve gulumsememin onlarin uzerinde yarattiklarini cocuksu koltuk kabarmasini bir zafer edasiyla izliyorum. Yokus yukari oturdugumuz bu les gibi cop kokulu sokak, ben ve kendilerine bile itiraf edemedikleri en karanlik arzulari ve ic sesleriyle erken yirmilerinde pek cok zavalliyla dolu.Bu hayatta mutsuz olmanin esas olan sey oldugunu ve yaptiklarimizin, tesadufen yasadiklarimizin bunu sadece bir anligina bize unutturdugunu bilen tek insan ben miyim? Her sey ne kadar da olagan gozukuyor.
Bir kiz, kucagimda yatmis agliyor. Deli gibi sirtini sivazliyor, boynunu opuyorum. Cok yalniz oldugundan ve kimsenin onu anlamadigindan bahsediyor. Hakli da. Ben de boyle hissediyorum. Sorun su ki asla kendimi bundan sikayet etme luksune sahip gormuyorum. Ben bu hayatta basima gelenleri sonuna kadar hak ediyorum; pisligin tekiyim. Onu da kendim gibi gordugum falan yok. O tabi ki en iyiyi ve guzeli hak ediyor. Ona bunlari soyluyorum, kendi kendine soylemeye cesaret edemediklerini, etraftan duyup inanmayi bekledigi ama asla bekledigi gibi duyamadigi tum cumleleri, itinayla secip bir bir kulagina fisildiyorum tavani inceleyerek. Beni cok sevdigini soyluyor. Biliyorum. Ben de onu seviyorum. Onu, su dunya uzerinde bizimle beraber nefes alan, ve ayni cumlelere ayni anda ekmek gibi su gibi ihtiyac duyan her beden kadar cok seviyorum. Sanki ortak bir gerceklige fisildiyorum bu cumleleri, tum o ruhlar bu cumlelerin titreyisiyle uyanip kendine gelsin istiyorum.Su kahrolasi keman bir turlu susmuyor.
Yollar bitiyor, yolculuklar bitiyor, para bitiyor, su bitiyor, ekmek bitiyor, yeniden agda zamani geliyor, her hafta yeni bir ilaca baslaniyor. Sise sise ickiler bitiyor, sarjlar bitiyor, harici hard diskler bitiyor, tuvalet kagitlari bitiyor, carsaflar kirleniyor, donlar pisleniyor, sampuan bitiyor, tuvaletler bir dolup bir bosaliyor. Buzdolabinda soguk su kalmiyor, icinde motivasyon kalmiyor, kilo veriyorsun, kilo aliyorsun, kitaplar bitiyor, filmler bitiyor, yarim kaliyor. Sarilmalar bitiyor, sevismeler bitiyor, arkadasliklar bitiyor, sevgiler bitiyor, nefretler bitiyor. Uzun sololar bitiyor, trafik aciliyor, benzin bitiyor, bitmeyecekmis gibi gelen dersler bitiyor, mesai saatleri bitiyor, maasin bitiyor. Annen oluyor, baban kanser oluyor, kardesine araba carpiyor. Ruzgar duruyor, yagmur diniyor, kar eriyor, hava serinliyor, hava isiniyor. Tatiller bitiyor. Dunya basina yikiliyor, oluyorsun, oluyorsun, yeni bir gune uyandiginda yine diriliyorsun. Hayat bir turlu bitmiyor. Bu yuzden su kahrolasi keman da bir turlu susmak bilmiyor. Iste butun bu cumleler bir-iki dakikaya sigiyor. Gozlerinde en ufak bir titreyise bile neden oldugundan emin olamiyorsun. Cunku gorecek kimse yoksa seylerin varolmasi ve olmamasi arasinda bir fark yoktur.
Ve iste sonra seninle o parkta oturuyoruz. Kaba saba, yontulmamis egonu seviyorum. Bana bakiyorsun, ben bunlara hic anlam veremiyorum ama onlara anlam verebilen insanlar gibi olmak isterdim diyorsun. Sana sarilip seni sevdigimi soyleyemiyorum. Cunku ikimiz de bir baskasina aitiz. Ve hep de bu boyle olacaktir, bizler ancak tum sevgimizi bir baskasina verdigimizi sandigimiz anda tum benligimizle sevebilir, takdir edebiliriz. Diger zamanlarda ise sevgi ve ilgi acligimiz ustun gelir, tum hareketlerimiz kazanma amacimiza hizmet eder. Ve ben, sana ne verirsem vereyim benden daha fazlasini isteyeceksin. Ya elimde olanin tamami buysa? Ya tek yapabildigim senin o cig sehvetine sonsuz bir merhametle karsilik vermekse? Bu da yeterli, isleri yurutuyor. Yanlis seyler yapmiyoruz, normalin sinirlamalarina boyun egiyoruz. Bana baktiginda sen belki beni opup opemeyecegini dusunuyorsun, bense sana istedigini vermesem de beni sonsuza dek iyilikle hatirlayacagini biliyorum.

Çarşamba, Temmuz 21, 2010

Sirca Fanus: Benim Sylvia Plath'im

Lois Ames, Sırça Fanus’un sonunda Plath’ın intiharının çok da beklenmedik olmamasını bizlere Eshter’ın şu sözlerini hatırlatarak açıklıyor:

Bir gün, bir yerde -okulda, Avrupa’da, herhangi bir yerde- o boğucu çarpıtmalarıyla sırça fanusun yeniden üzerime inmeyeceğini nasıl bilebilirdim?

Ve ekliyor;

O sırça fanus ki bir kez çok parlak ve başarılı bir biçimde, görünüşe göre tamamen ondan kurtulmuş, ama onun içinde yaşamış bir insanın berrak anlatımıyla, “sırça fanusun içinde ölü bir bebek gibi tıkanıp kalmış biri için dünyanın kendisi kötü bir düştür,” diye yazmıştı.

Esther’in Irwin’le beraber oldugu bolumun uzerine bir inceleme: "Plath’ın yazdığı gibi, yeni kişiliklerimi ben de pek çok adamın üzerinde denemeye çalıştım. Tıpkı onun gibi “bakireliğimi boynuma asılmış bir değirmentaşı gibi” taşıyordum. Önem vermediğimi göstermeye çalışırken bu küçük detayı kutsallaştırıp ritüellere dökmeyi bekleyemezdim. Yine de söyleyemiyordum. Sanki bu sözcük ağzımdan çıkar çıkmaz saçlarıma, özneme sarılacak, cildimin kıvrımlarına yerleşecek ve sinsi sinsi hiç gelmeyecek olan doğru anı bekleyecekti.

Her şey, bugüne kadar bana anlattıkları gibi tıpkı, aniden oldu. “Acıyor” dedim ve sona erdi. Kıyafetlerimizi çıkarmamıştık bile. Arka bahçede oynayan, içlerinden birinin adı Mustafa olan çocuklardan başka hiçbir şey düşünemedim bu birkaç dakika boyunca. Bir de onun sakalının küf koktuğunu duyumsuyordum belli belirsiz. İçinde bulunduğum kimbilir kaç senedir temizlik görmemiş, ağır battaniyeli ve eski mobilya dolu şıkışık odada içime fenalık geliyordu. Öte yandansa minnet duyuyordum bu kaba saba, incelik bilmez adama. Çünkü bakire olduğumu anlamış olsaydı yapmayabilirdi, ve neyse ki anlamayacak kadar umursamazdı.

İzin isteyip tuvalete gittim ve o mucizevi değişimin kendini hissetirmesini bekledim. Pis ve yabancı bir klozetin üzerinde otururken bacak aramdaki hafif zonklamadan başka hissettiğim tek şey sıvılaşıp civa gibi içime yayılan ve tuttuğu köşelere çöreklenip ağırlaşan salt ve sakil boşluktu. Bu anı Sylvia zaten yeterince güzel anlatmış: “… niyetlendiği şeyi yapıp yapmadığından emin değildim. Belki de bakire oluşum ona bir şekilde engel olmuştu. Ona hala bakire olup olmadığımı sormak istedim, ama bunu yapamayacak kadar tedirgin hissediyordum kendimi. Bacaklarımın arasından ılık bir şeyler sızıyordu. Şöyle bir uzanıp dokunacak oldum.”

Senelerce beklenip, onca erkeğe verilmeye niyetlenmiş ve bir daha da bir başkasına verilemeyecek olan şeyi elimdeki bir parça tuvalet kağıdının üzerinde tutuyordum işte. Ona bir zafer edasıyla baktım, aynaya gülümsedim ve “büyük bir geleneğin parçası olduğumu hissettim”.

Çok uzun sayılmayacak bir zaman, çokça gözyaşı ve kalp sıkışıklığından sonra bunu yaptığıma pişman olmamaya karar verdim. Artık bu hayatta kendimi sakınmam gereken hiçbir kötülük kalmamıştı. Nasıl olsa daha fazla kirletilemezdim. Böylelikle sırça fanusum başımdan bir miktar yükselmiş, boynumdaki değirmentaşı rüzgarı önüne katarak havalanmış ve kaybolmuştu. Yine de şüphesiz kendi ekşimiş havamdan bunaldığım zamanlar oluyor. Ekseriyetle başıma bir yaklaşıp bir uzaklaşan o sırça fanusun beni ne zaman tamamen nefessiz bırakacağını kestiremiyor ama bunun er ya da geç bir gün hiç geçmemecesine gerçekleseceğini hissediyorum. "