Pazar, Nisan 07, 2013

Bir Türün Menşei

Yaklaşık bir sene geçmiş. Ama o bir türlü gelip de oldukça ahenkli ve çok işlevsel bir şekilde çok yakın duran harfleri doğru kombinasyonlarla aşındırıp manalı kelimelere, kelimeleri manalı cümlelere, bu cümleleri girişli sonuçlu, okuyana bir şeyler ifade edecek bütünlere dökememiş.

Dönüp yukarıdaki paragrafı okursam gözüme bir şey takılıyor: Okuyan. Burada, okuyan kaygısı duymamak istiyorum. Ama bu kaygıyı asla bırakamayacak da olabilirim, çünkü dönüp kendi yazdıklarımı sık sık okuyorum. Okuyan derken kendimden bahsediyorum. Kendimden üçüncü tekil şahısmışım gibi bahsetmem, kendimden bahsettiğim gerçeğini değiştirmiyor. Eskiden söylediklerim, yaptıklarım ve yaşadıklarımın ağırlığının üzerime binmesinden çok sıkıldım. Binip de napıyor? Bir şey yaptığı yok; nefesimi kesmiyor, belimi bükmüyor. Bir şey yaptığı yok işte ama düşüncelerim dönüp dolaşıp derinlere inip rüzgarda salınan perdeler gibi geçmişte kalan şeylere dokununca ürperiyorum. Dileğim o perdelerin bomboş, kocaman odalara açılması ve ne yönden, ne şiddette bir rüzgarla eserse essin uçlarının hiçbir şeye dokunmaması.

Dönüp yukarıdaki paragrafı okursam gözüme bir şey takılıyor: Eskiden. Eskiden dediğim şey, bugün, şu an, bu klavyeye basan parmaklarımla eskiden benim olan ve çok yakında hiç benim olmamış olacak bir yatakta uzanırken teşkil ettiğim gerçeklik ve şimdilik öncesinde kalmış her şeye tekabül ediyor. Eskiden yaşanmış her şeyi varsayılan ayarlar olarak kabul edip, her gün yeniden doğar gibi uyanmak istiyorum. Kendimi böyle hissettiğim zamanlarda çok uyuma durumum var. Evet, aslında her zaman çok uyuyorum ama böyle zamanlarda uyumayı kendime hak görüyorum. Çünkü düşünmek istemiyorum ve çok rüyalı dönemlerine girene kadar bu çok uykulu dönemler bana sonsuz sade bir boşluk ve geçici bir kaçış sağlıyor.

Dönüp yukarıdaki paragrafı okuyunca gözüme bir şey takılıyor: Uyku. Dünden veya bugünden kaçmak yerine yarının dün üzerine eklenerek getireceklerini engellemek amacı güden, gerçek bir uyku istiyorum. Hayatımda her şeyin bu kadar iyi ve bu kadar kötü gittiği, bu kadar tıkır tıkır işleyen ve fakat aynı zamanda bu kadar belirsizliğin ard arda sıralandığı bir başka dönem olmamıştı. Söylediklerim ne kadar anlamsız bir bütün oluşturuyor ve akılda bir şey canlandırmıyorsa hayatıma uzaktan bakınca ben de o kadar anlamsız bir bütün görüyorum.

Bundan böyle ortaya çıkacak sonuçtan memnun kalıp kalmayacağımı çok sorgulamadan adım atmak istiyorum. O yüzden geldim, mükemmel kombinasyonları araştırmadan harflere bastım. Her zaman istediğim ve istemeye devam edeceğim, doğrusallık ve istikrarı elde etmenin yolu buymuş gibi geliyor. Bundan böyle yapacağım bunu da diyemem, sonra verdiğim sözleri tutmamış oluyorum ve kendimden iyice soğuyorum. O yüzden, tek diyeceğim, bugün geldim ve bu harflere rastlantısallıkla çok yakınsak bir şekilde bastım. Darısı yarınların başına.

Salı, Haziran 12, 2012

Bir Yerlerde Sessizce Sürüklenen Şeyler Vardır

Gündüzleri güneşli pencerelerle dolu soğuk rüzgarlara açılırdı odanın, sigara kokusu burnumuzu tırmalardı. Gözleri dışa doğru şaşı kızlar vardı, Koreliler dahil değil. Gülüşlerimizi tutmak zorunda kalırdık, yan odadakilerin gülüşleri bizimkilerden önemliydi. Kendine ait küçük sırları varmış gibi davranmayı severdi. Ama onlar sır değildi ki, bana anlatırdı. Güzel bir şey öğretti yine de, kendine ait sırların olduğunda varlığına nasıl da güzel tutunabilirdin. Akşamları birbirimize olan sevgimizi şarkı sözlerine koyar gönderirdik eski telefonlardan. Kötü hissederdi, kötü hissettiğinde biz de buna ortak olalım isterdi. Cehennem başkalarıydı, eksik olmayan tek şey eksiklikti ve babanı öldürdüğünde özgürdün ya, söylenegelerek anlamsızlaşmış cümleleri biriktirirdi. Ondan başka herkesi sevebilirdi. Kendinden başka herkese dayanabilirdi. Kafamız güzel olunca açıp Kafka okurduk. Okuduklarımızdan mı yoksa içine kendimizi yerleştirdiğimiz çerçeveden mi bu kadar etkilenirdik, bilinmezdi. Ilık rüzgarların ayaklarını gıdıkladığı yaz akşamlarında bana bakıp beni görmemeni isterdim. Konuşmazdı, konuşmasaydı daha anlamlı olacaktı. Kendini benzemekten kurtaramadığı şeylerden tüm benliğiyle nefret ederdi. Kalbim hızla atardı merdivenleri tırmanırken, windows 95 vardı, yahoo mail vardı, Galata Kulesi vardı. Herkesin hayatta çok iyi yapabildiği en az bir şey olmalıydı. Çok güzel daireler çizerdi. Alışveriş listeleri yapardık, sonra gider o listedekileri alır eve gelirdik. Yazısı da kendi gibi güzeldi, duvarları doldurur, saatlerce televizyona bakardı. Işık bir maviye, bir mora, bir kırmızıya, bir sarıya dönerdi. Kargaları taklit eder, kedilerin kavgasıyla eğlenir, bir aşağı katta yaşanılan hayatlara özenirdik. Uzun yürüyüşler yapar, uzun yürüyüşlerden bahsederdik. Küçük bir bahçesi vardı, domates biber yetiştirir, bana dolma sarardı. Hayatını benimle geçirmeyi çok isterdi benimle geçirmeyeceğini çok iyi bilirken. Hiç aynı şeyi düşünemezdik, ayaklarımın fotoğraflarını çekerdi. Yapraklardan resim yapardı. Şampanyalar patlatırdı, oturup sabaha kadar tanımadığı bir adamı beklerdi. Samimiyetten bahseder, yanında samimiyetten bahsedenleri dinleyemezdi. Parmaklarını gözlerine daldırıp, kendinden daha önce hiç duymadığı kelimeleri çıkartırdı. Karanlıktı, gölgeliydi, pijamalıydı. Saçlarını günlerdir yıkamamıştı, kafasını kaşıdığında tırnaklarının içine pislikler dolardı. Günler önce içtiği kahvenin bardağına izmaritlerini yığardı. Her şeyi vardı, bir bisikleti, bir plağı ve yasemin kokulu eflatun bir elbisesi vardı, denize bakan evinde pis fayanslara yatıp mekik çekerdi. Buruş buruş ellerine bakıp sen de mi ölüceksin bir gün diye ağlamıştı. Daha ölmedi, sonra öldü. Kırmızı ayakkabılar iyiydi, onlar iyi ki vardı. Parlak olmalı ve Ege'nin yosunlarına dolanmalıydı. Püskülleri vardı, saçakları vardı, beyazdı. Balık Pazarı'ndan aşağı doğru yürür, deri ceketini canlı yengeçlere doğru fütursuzca sallardı. Piyanonun üstüne de oturmuştu çünkü küçük her şey güzel olabilirdi ama güzel her şey küçük değildi. Kafasını yana yatırıp kuramadığı cümlelerin kafasının üzerinde dönüşüne kapılarak bir öne bir geriye sallanırdı. Üstünü örtmezse örümcek ağlarına dolanacaktı. Yatmaktan poposu yara olacaktı, köşedeki adam kendi evine dönecekti. Ağaçlar üzerine devrilmişti, ama o devrilmedi, yürümeye devam etti. Ya da etmedi. Emin değildi. Masalar vardı, kıymıkları vardı, perdeler henüz küflenmişti. Burnunu tutardı, gözlerini kapardı, önemli değil derdi. Önemli değil. Önem-li. Ön-em-li. Çişi geldi, ne vardı yani, çişi gelmişti. Sinir oldu, öyle sinir oldu ki, sesini tizleştirerek taklidini yaptı. Adam bir şey çalıyordu ama o enstrümanın adını koyamadı. Henüz adı koyulmamış duygular vardı bir zamanlar, artık yoktu. Koltukları, yarısı yazılmaya tenezzül edilmemiş cümlelerle dolu kağıtlarla kaplar, yere otururduk. Değersiz hissederdim, değerli hissederdi, kolu bana değerdi, kahküllerini kendi keserdi, saçları prize girerdi. Boştu. Sokaklar, odalar, trenler, otobüsler. Bir grup adam, tehlikeliydi, tehlikeli gözükmek için tehlikeli olmak gerekmezdi. Ya da aynı adamlar o sokaklarda değil de üç beş enlem aşağıdaki sokaklarda dolanıyor olsalar kimse onlardan korkmayacaktı. Sabahları bana ekmek kızartırdı, yeni boyanmış tırnaklarını reçel kavanozlarına daldırırdı. Ayak parmakları gibi uzun sigaraları içerdi yeni döktüğü toprağı eşelerken, beş yıldır haber alamadığı karısının eve döndüğü bıkkın akşamüstünde. Yanımda durup da tir tir titremişti, saçları geçen gün aldığımız şampuan gibi kokuyordu. Yere uzandım, asfaltı hissettim, o beni hissetmedi çünkü canlılarla ölüler aynı şeyi hissedemezdi, öyleyse hiç canlanmamış olanlarla canlandırılmış olanlar da birbirlerine değemezdi. Bir şarkının içine bir köy kurmuştuk, o köy bizim köyümüz değil o köyde yaşadığını hayal ettiklerimizin köyüydü. Kendisi için geldiği odaya onu terkedip bir yan odaya geçmişti. Ağladı. Defalarca aradı. Gitmek bilmedi. Küfürler etti. Ulaşamadı. Çünkü ulaşmaya çalışanlarla, ulaşılamayanlar, birbirini tamamlayan kümelerde ikamet etmezlerdi. Yastığının altına anahtarlarını sakladı, bir daha da o evde uyanmadı. Bazılarının yapabildiği en iyi şey bir şişeyi ağızlarına dikmekti. Diğerlerininkiyse kırmızı kadife perdelere sarınarak başkalarına sunulmaktı. Bana şiirler yazmasaydı, ona bir gün daha fazla dayanabilirdim. Yanımda oturmasaydı onu görebilecektim. Giderken hoşçakal demeseydi adını bilmeyecektim. Yaşadığı kasabayı bazen rüyalarımda görürdüm, nehirlerle bölünmüş kocaman tahta evleri, değirmenleri ve karanlık yer altları varmış sanki. O nehirleri ikiye bölen köprülerde durup kendisi gibi altın saçlı kızların gözyaşlarını öpmüş, safir gibi parlayan gözlerine bakmış. Kısacası, biz evrenin içine düştük bir kere ve evren ipek salkımlarıyla her yanımızı sardı. 

Salı, Nisan 24, 2012

Ya da

İstediklerine, arzu ettiklerine devamlı dikkat etmek zorundasın. Çünkü kendinden yaratmaya çalıştığın meta benlikle tutarlılık kurmayı beceremezsen birilerine hesap vermen gerekebilir. Bakman yasaktır, gözlerini kaçırırsın, üstünü başını düzeltirsin; eteğinin edepli bir boyutta olması lazımdır, gömleğinin o mahrem yerini gösterecek düğmesinin kazayla bile olsa açılmamasına özen gösterirsin. Para harcamamalısındır, hep iyi, hep güzel, hep temiz, hep güler yüzlü, hep nemli olman gerekir. Yaşlanmaman, kilonu koruman, kaslarını güçlendirmen de lazım. Ders çalışırsın, ödev yaparsın, proje yetiştirirsin. Tozlu kaldırımlarda dolaşır, ağdaya gitmeye zaman bulamadığından güzel eteklerini giyemezsin. Çikolata yiyemezsin, sigara içemezsin, parmaklarını soyup soğana çeviremezsin. Dedikodu yapabilirsin ama, gizlice nefret ettiğin insanları bol bol kötülersin, ağız dolusu kötü laflarla onlara olan nefretini biraz olsun dindirmeye çalışırsın. Sonra onların nefretine değer olmadığını düşünürsün. Kendinden başka biriyle, senin hakkında bir algısı olup olmadığından bile emin olmadığın biriyle ilgili bir duygulanım yaşaman, onunla ilgili bir algı kurman ve onu düşünmen çok saçma gelir, utanırsın. Sonra kendine ve nefretine nasıl da büyük bir paha biçtiğin dank eder kafana, iyice yerin dibine batarsın. İşte böyle zamanlarda, hayatın boyunca kendini kendi gözünde hak ettiğinden, haddinden fazla büyüttüğünü ve bunu gizlemeyi yeterince beceremediğini hatırlarsın. Oysa gizlemelisindir, paylaşamazsın, kendinle ilgili ipucu veremezsin. Gülerler, arkandan konuşup yüzüne gülerler. Sömürüp sömürüp, iliğini kurutur, artıklarını kapı dışarı ederler. Böylece düşüncelerini kendine saklar, kim ne duymak istiyorsa onlara itinayla duymak istediklerini söylersin. Herkes seni sever, kimse seni üzmez, kimse seninle ilgili fazla düşünmez. Kasaptan, manavdan, marketten, eczaneden süzülür otobüslere binersin, kitaplar, filmler, diziler, müzikler akar geçer beyninden, sana dokunup dokunmaması neye yarayacak pek bilemezsin. Her şey zamanı geçirmeye ve aynı zamanda onu durdurmaya yöneliktir. Yaşadığın şey budur da bu hayat mıdır, kime sorsan cevap verebilir?

Cumartesi, Nisan 14, 2012

Başlıksız

Terkedilmiş binalara benzeyen, unutulmuş bloglar.

Biraz acıklı, oldukça sıradan.