Cumartesi, Aralık 25, 2010

Erinnerungen an Marie A.


An jenem Tag im blauen Mond September
Still unter einem jungen Pflaumenbaum
Da hielt ich sie, die stille bleiche Liebe
In meinem Arm wie einen holden Traum.
Und über uns im schönen Sommerhimmel
War eine Wolke, die ich lange sah
Sie war sehr weiß und ungeheuer oben
Und als ich aufsah, war sie nimmer da.

Seit jenem Tag sind viele, viele Monde
Geschwommen still hinunter und vorbei
Die Pflaumenbäume sind wohl abgehauen
Und fragst du mich, was mit der Liebe sei?
So sag ich dir: Ich kann mich nicht erinnern.
Und doch, gewiß, ich weiß schon, was du meinst
Doch ihr Gesicht, das weiß ich wirklich nimmer
Ich weiß nur mehr: Ich küsste es dereinst.

Und auch den Kuss, ich hätt' ihn längst vergessen
Wenn nicht die Wolke da gewesen wär
Die weiß ich noch und werd ich immer wissen
Sie war sehr weiß und kam von oben her.
Die Pflaumenbäume blühn vielleicht noch immer
Und jene Frau hat jetzt vielleicht das siebte Kind
Doch jene Wolke blühte nur Minuten
Und als ich aufsah, schwand sie schon im Wind.

Bertolt Brecht

Salı, Aralık 14, 2010

Tragedy of Birth

Her insan trajedileriyle beraber dogar. Anne babasinin olumu, kendinden yasca buyuk akrabalarinin ve arkadaslarinin olumu. Esinin olumu. Kendi olumu.

Ustelik bu kronoloji cogunun bir sans olarak gordugu 'uzun bir yasam'a sahip olursa gecerli olur. Uzun yasam sans midir gercekten?

Cumartesi, Aralık 04, 2010

Gun

Bazi gunleri digerlerinden daha ozel yapan seyler var. Bu seyler aslinda kendi baslarina hicbir onemi olmayan, sadece dogru zamanda ve dogru yerde gerceklesen seyler.

Boyle gunlerde yataga yatiyorum ve kafam dusuncelerle dolup tasiyor. Ya da soyle, gun dogmadan yataga girmek bile istemiyorum. Ya da yataga ayik girmek istemiyorum.

Bazen o kadar cok konusuyorum ki hepsi gece yatinca siraya girip agzima siciyor. Bilgi kumulatif diyorum sonra sence acaba egitimin kalitesi arttigi icin mi gencler daha az dindar, yoksa olum korkusu dini durusu kontrol ediyor da insanlar yaslaninca ondan mi daha dindar oluyor diyorum. Bunun bir cevabi olmasa gerek. Beyaz bir kefene sariliyorum iste sonra, dunya ikiye ayriliyor ortasindan. Her yer yesil ve kuslar var. Haraketsizce bosluga bakiyorlar. Cunku iyilerle kotuler savasiyor ve savas insanlarin kafasini bosaltan bir sey. Fakat pek cok sanat akimi, bilimsel yenilik, yeni yasam standartlari ve yeni adetler; diyorum savas olmasaydi hic ortaya cikmayacakti bile.

Sehrin bir sesi var, bunu biliyor musunuz? Yani tamam hepiniz biliyorsunuz sehrin sesi oldugunu ama bunun bir sarkiya donustugunu gercekten hissettiginiz oldu mu? Mesela kalabaligin ortasinda oturuyorum iste, insanlar hamurumsu bir maddeden yapilmislar. Konusuyorlar, guluyorlar. Dikkatleri dagiliyor. Mimikleri var. Of, herkes nefes aliyor. Nasil da nefesim kesiliyor. Insanlarin her saniye hayatta kalmak icin yapmak zorunda olduklari bir sey olmasi beni oyle etkiliyor ki. Goz kapaklarini acip kapiyorlar fark etmeden hem de oyle sik, istesen de unutamazsin, fark edersin. Ama etmiyorlar iste. Etmiyorlar. Cunku unuturlarsa gozleri kurur ve yanmaya baslar.

Sonra sehir, arabalar, onlarin kornalari, egzoslari ve sileceklerinin sesiyle dolup tasiyor bir anda. Korna calarak neyi cozebilecegini umuyor bir surucu? Bence dusunmuyor, orgazma ulasmadan onceki son saniyede kendini kendi vucudunun ritminde kaybeden bir hayvan gibi. Algilari da gozleri gibi kulaklari gibi tikali. Insaat makinelerinden cok etkileniyorum. Cylonlarin atalari ya iste onlar, gizli gizli komplolar kuruyorlar. Komplo dedigimiz de zaten tanimi geregi gizli degil midir ki? Iste ben onlarin kendi aralarindaki fisiltilari da duyuyorum.

Gunlerdir yikanmamaktan kalinlasmis sac tellerinin birbirine degisini hissediyorum, tirnak diplerinde kalan yaglarin, bir senenin her gunu ayni ayakkabiya tikilmaktan sararip kalinlasan mantarli tirnaklarin, egzamali parmak aralarinin hepsini goruyorum, hepsinin kokusunu aliyorum.

Sehir cok garip bir sey. Ben bir sehirliyim. Ben yagmurda kalip pis kokmus 100 adamla bir otobuse dolustum. Ben trafikte sikisip kalan aracin icinde iki saat hicbir sey yapmadan oturdum ve disariyi seyrettim. Ben metroda yanimdan gecen kadinlarin parfumlerini tahmin ederim. Ben alisveris merkezlerinde yuzlerce kadinin uzerine giyip cikarttigi bluzlari dener, bazen de alirim. Ben icime kirli bir hava ceker ve olumsuzlugun hayalini kurarim; on adim otemdeki denzide yuzememekten gocunmam. Ilk ickimi de ilk uyusturucumu liseme iki adim uzaklikta yerlerde denemis olmaktan da neredeyse gurur duyarim. Kucuk sehir insanlarini kucuk gorurum ama koy hayatina methiyeler duzerim.

Muzik. En cok muzigi ozleyecegim, yani gittigimde. Iste oyle cok seviyorum ki onsuz olum bile dusunemiyorum. Bu konulara girmeyecektim. Bu kocaman karnavalin ortasinda oturuyorum ben. Yalnizliklar icin cok kalabalik olsam daha az bayagi olabilir miyim dersiniz? Bulutlar kirpiklerime degmiyor cunku burasi bir masal alemi degil. En atesli sevisme bile bir an once kendini temizleyebilmek icin tuvalet kagidi aramanla sonlaniyor. Babalar cocuklarina sahip oluyor, kadinlar kocalarinda bulamadigi tatmini is arkadaslarinda ariyorlar, mi? Insanlar birbirlerine gercekten dokunuyor mu? Kucuk ve dindar bir mahallede ya da kasabada yasadigin icin, dislanmamak icin sirf, inanmadigin bir tanri ugruna her cuma yerlere kapaniyor musun? Abdest almadan once 31 cekiyor musun? Kimse bakmadigi icin burnunu karistirip sonra cikanlari agzina goturuyor musun? Tabagini yaliyor musun? Kulagini kasiyor musun?

Insanlar konusuyor. Hepsini bir anda sustursak evrenin sesini duyardik, hic dusundunuz mu? Bomba atildiktan sonra Hirosima oyle sessiz olabilmis midir? Yoksa hemen hayatta kalanlar gidenlere agit yakmaya baslamis midir? Olume neden bu kadar uzulur acaba insanlar diye dusunuyorum bazen. Ve hayir, gidenleri ozleyecekleri icin olduguna zerre inanmiyorum dostlar. Herkes, kendi olumu yuzune carpildigi icin agliyor. Size soyluyorum. Herkes kendini dusunuyor ve kimse iletisim kurmayi umursamiyor. Neden kendimizle barisamiyoruz? Neden ic sesimizi susturamiyoruz? Neden cinsel istegimizi bastiramiyoruz?

Neden ben benim de sen degilim? Neden ben Turkum de Japon degilim. Neden gobegim bacaklarima degiyor da hala bu patates kizartmasini agzima goturuyorum. Neden kendimi boylesine ozel goruyorum? Bence bir insan kendi dusuncelerinin tamamina erisimi oldugu icin ve digerlerininkine hic erisimi olmadigi icin kendini boyle ozel hissediyordur. Oysa Freud diyor ki kendi bilincimizin tamamina erisimimiz yoktur. Bilmiyorum. Cevaplari merak etmiyorum. Neysem oyum. Sadece hayallerim gerceklessin isterim. Isime bakarim. Gencler hic yaslanmayacaklar sanirlar. Yaslilari hor gorurler ya da onlara anlamsiz bir sevgi, saygi beslerler. Bugun neden ben benim de otuz sene sonra ben olmayacagim?

Uzaydaki diger canlilari gorebilmek isterim. Kafam karisik. Ben, bazi sehirlerin muzigini digerlerine tercih ederim. Cunku burada Sakarya'dan Kizilay'a yuruyen bir garsonun ucuz kosele ayakkabisinin topugu dover yampiri kaldirimlari, oysa Isvec'te 1 metre bacaklara gecirilmis H&M stilettolar. Mavi gozler mavi gozlerin uzerine duser, beyaz Nivea kokulu tenler deger sadece birbirine. Tamamen yabanci bir insanla seks yapacak olsaniz bile en azindan pis kokmayacagini bilirsiniz agziniza alacaginiz seyin. Bilir misiniz? Ben bilmem, hic yapmadim ki. Utaniyorum. Yasayamadigim seyler icin utandigim kadar hic utanmadim yaptiklarim yuzunden. Yanlis bildiklerim, yanlislikla soylediklerim icin de sik sik utanirim ama. Boyle gecelerde, anlamsizca yatarken yatagimda aklima gelir utanc verici bir anim ve bir anda basimdan asagi kaynar sular dokulur. Ooof, cok aptalim cok aptalim derim sesli bir sekilde. Sinirli sinirli gulerim, Ingilizlerin dedigi gibi ya da, giggle. Kikirdamak desem yine olmayacak. Dilimizde olmayan kelimeler icin de kizginim mesela, olanlarla hic sorunum yok.

Bana soyledigin seylere inanmiyorum. Hayallarimin oznesi olmayi sen de beceremedin. Ve ben oznemi asla bulamayacagim. Beni sevdigini zannetmen sana iyi geldigi icin beni sevdigini zannettigini biliyorum. Cunku hissetmek her zaman hissetmemekten daha karlidir. Hayallerimde ne cok eve girip ciktim, ne cok bedenin icime girmesine izin verdim. Ne cok yol yurudum, ne kadar cok guldum, ne cok dansettim, ne cok sarki soyledim. Hangi dudaklarla birlesti dudaklarim, pek coguyla henuz tanismadim.

Simdi kirpigimi aldim dustugu yanagimdan ve bir dilek diledim. Hayir, dilemedim. Ben dileklere inanmam.

Hayatimda duydugum en guzel cumleydi bu: 'Anlayan' biriyle konusmak guzeldi.





Çarşamba, Kasım 24, 2010

Baska Hayatlar

Bugun guzel bir sey oldu. Aslinda bugun guzel pek cok sey oldu ama ben sadece birini yazmak icin kendime soz verdim.

Bugun bir kedi gordum. Koyu sari, buyukce bir kediydi. Islanmisti ama tam anlamiyla islanmadan otobus duraginin altina siginmayi becerebilmisti. Biraz usuyor olabilirdi ama hayvanlarin usudugunden asla emin olamadigim icin ben tahmin yurutemedim. Acik kahverengi gozleri vardi, suratinda ufak bir iki tane koyu kahverengi leke vardi. Guzel bir kediydi, ama sirin degildi.

Ona baktim ve bir kedi oldugumu dusundum. Bazilari acaip sesler cikararak bana yaklasir, birtakim yerlerime dokunurdu. Bazilari da tekme atar canimi yakardi. Bir kismi karnimi pek de hosuma gitmeyen yemeklerle doldurmaya calisirdi, boyleleri ortada olmadiginda -ki genelde olmazlardi- onlarin atiklarini biraktigi buyuk leziz kokulu bir kara delikten saglardim besinlerimi. Bu "insanlar" ne garip yaratiklar, cesit cesitler dedim. Bir kediyse hep aynidir, dis gorunusu disinda pek degismez huylari, bir kismi yabani olur digerleri sokulgan. Ne istedigi, neleri sevdigi bellidir. Bir tanesi siddet yanlisiyken bir digeri anlamsiz bir sevgi yumagi degildir. Bazilari sanslidir sadece, bugun gordugum kedi gibi islanmak ve bir yerlere siginmak zorunda kalmaz.

Kedileri sevmem, ya da soyle de diyebilirim, kedileri diger canlilardan daha fazla sevmem. Bugunku kedi bana koyu kumral sacli, kahverengi gozlu, orta yasli bir adami hatirlatti. Diyelim ki ruhumuz ve onun devir daimi var, baska formlara burunme olasiligi da var dedim, bu kedi onceki hayatinda kahverengi sacli, uzun boylu ve hafif toplu bir adammis. Guzel bakislari yoktu kedinin, biraz saskin gibiydi. Bu vucutta ne yapiyorum ki ben der gibiydi. Eski hayatinin kirintilarini ariyordu, yerde degil koltukta oturmasi da bundandi sanirim. Ben bunlari dusunurken o yanima geldi ve bana bakti. Dimdik oturdu, kuyrugunu etrafina sardi ve basini bana dogru egdi. Yuzunu inceledim bir sure, gozlerini gozlerime sadece 2 saniye dikti, daha fazla degil. Sanirim dusuncelerimi duydu dedim, sanirim duydu ve onun icini gorebildigim icin bana kendini yakin hissetti.

O sirada bir otobus geldi onumde durdu, icinden bir kiz gidene kadar birkac dakika boyunca beni izledi gulumseyerek. Cok guzeldin gulumseyen kiz. Bakislarimiz birlesince ben de gulumsemeye calistim ama utangacligim yuzunden hemen yuzumu ceviriyorum boyle durumlarda ve sonra fark ediyorum ki dudaklarim buzulmus, yuzum gerilmis ben gulumsedigimi sanirken. Ama aslinda ben de sana gulumsedim guzel kiz. Bunu bil.

Birkac orta yasli kadin geldi sonra, kedi sizin mi; ne kadar guzel duruyorsunuz, tablo gibisiniz dediler. Iclerinden biri telefonun varsa fotografinizi cekeyim dedi, cekti de. Cok guzel ciktik. Kedi kameraya bakmadi ama, ellerime bakti uzun uzun. Sonra kalkarken gidisindan makas aldim ve gorusuruz dedim.

Dunya uzerinde koklu degisimlere neden olabilecegimi dusunmuyorum. Ama bazen, canlilar arasinda, yeterince konsantre olunursa guzel bir bag olusabilecegine inaniyorum. Portobello Cadisi (Paulo Coelho) okudugum vasat kitaplardan biriydi, fakat orada bundan bahsediliyordu. Ve her gun, kendimi yeterince iyi hissediyorsam bunu deniyorum, her seferinde ise yariyor. Birine bakarken, ona gercekten bakmaktan bahsediyorum. Ornegin size yardimci olan kasiyerin isim kartina bakin ve ona ismiyle seslenin, ya da garsonunuzun. Bir dukkandan cikarken ya da yolda gordgunuz arkadasiniza laf olsun diye degil de gercekten guzel bir gun dileyin ve nasilsin, cok iyi gozukuyorsun diyin, gozlerine bakin ya da ne oldu, cok ciddi bir sorun yok ya deyin kotu gozukuyorsa, ona moral verin. Atmosfer aninda degisiyor, renkler canlaniyor sanki. Size yol veren insana gercekten icten tesekkur edin ve gulumseyin. Ya da agir posetler tasiyan birine yardim edin, yardimi hic de beklemedikleri bir anda. Oyle minnettar oluyorlar ki. Ben kendimi onlarin yerine koyuyorum bu durumda, kimse yuzume bakmazken ve ben sikici islerimle ugrasirken bir anda bana biri adimla sesleniyor, tesekkur ediyor, gozlerime bakiyor. Biri benim o anda orada oldugumu fark ediyor, yaptigim isle ya da ona ne ifade ettigimle degil de gercek bir insan olarak. Ben de mutlu olurdum.

Iste boyle. Kedi, onun yanina oturdugumda onunla ilgili kimsenin gormedigi, bilmedigi bir sirra tesadufen nail oldugumu anladigi icin bana yakin durarak sevgisini ve minnetini gosterdi gibi dusunuyorum. Boyle olmasa bile, boyle dusunmek biraz olsun anlamli hissettiriyor.

Pazar, Kasım 21, 2010

Bundan Sonra Ancak Kirlenebilirim

Ben degisime inaniyorum. Degismek istiyorum. Daha guzel yarinlara ve bastan sona mutlu bir hayata inanmadigim kadar buna inaniyorum hem de. Insanlar degisemez, yedisinde neyse yetmisinde de odur derler ya. Ben degistim, ve mumkunse yetmisimde bambaska bir insan olmayi seciyorum.

Hani insanlar degisir ya, hamurunda degisim olanlar yapabilir aslinda bunu ancak, degismekten korkmayanlar ya da ne bileyim, gozleri acik olanlar, daha genis bir pencereden dunyaya bakanlar. Mesela benim annem, elli senesini hayat hakkinda pek kafa yormayarak gecirmis. Guvenli dunyasindan cikip 'dunya evi'ne adim attiginda hicbir sey degismeyecek sanmis, kocasi babasi olacak, onu ne olursa olsun sevecek sanmis. Oyle olmamis elbet, annem degismesi gerektigini gorememis, dunyasinin degistigini anlayamamis. Sonra beni dogurmus, iyi ki de dogurmus mu orasini bilemem. Benimle ne kadar gururlansa da ona yapamadiklarini gosteren bir kaynak oldum coklukla. Mesela hayatinda hic gezip tozmamis annem, hep ayni yerlere gidip, hep ayni parfumu kullanmis, hep ayni espirilere gulmus. Gittigim gordugum yerlere, yasadiklarima hayranlikla karisik bir kiskanclik besledigini gorebiliyorum. Ben her seyi erteledim, hic kendimi dusunmedim diyor. Oysa ki onun dunyasi boyle genis degilmis ki. Keske bunu anlasa da gozlerindeki o kaybetmis, saskin goruntu gitse yerini huzura biraksa.

Sonra babam, babam beni hicbir zaman sevemedi. Bazilarina gore babam cok iyi bir insan, iyidir de belki bilemem. Ama kendi babasini 10 yasindayken kaybetmesi onda ciddi bir hasar birakmis. Ne babalik yapmayi bilebildi ne kocalik annemin deyimiyle. Ben bilemem bunlari. Ben dogdugumda kiz oldugum icin hayal kirikligina ugradigini, cekecegi zorluklari dusundugumden uzuluyorum dedigini biliyorum. Ya da ben bana alti yasinda karanliktan korktugum icin annemle uyumak istedigimde bana tokat attigini biliyorum mesela. Karanlikta o film izlerken kablolara takilip dustum diye at gibisin kizim diye kizdigini hatirliyorum. Bana orospu deyisini, benden bir bok olmayacagini bana sik sik hatirlattigini biliyorum. Iyi bir adam diyenler bunlari duysa olur oyle yapar baba kizina derler, baba sevgisini gostermez, babalar kizlarini kiskanir derler. Belki de oyledir. Ben bir babanin kizini nasil sevdigini anlayamadim, benimki bende sevecek bir sey bulamadi belki. Haksiz sayilmaz; ben de o olsam, beni sevmeyebilirdim. Sonra bana bir kere beni sevdigini soyledi, sesi titredi. Sanki, seni sevmek isterdim ama olmuyor be kizim der gibiydi. Anliyorum baba dedim, biliyorum dedim. Onu suclamiyorum. Agzina yapismis bir cumlesi vardir; benim babam olsaydi ben bugun oldugum insan olamazdim cunku beni kisitlardi, bu yuzden ben de kizimi kisitlamiyorum. Ama iste oyle degil, babam bugun yasayamadiklarimin ve asla geri donmeyecek gunlerin benden sonraki ilk sorumlusudur. Buna kendisi inaniyor mu bilmiyorum. Bilmek de istemiyorum. Bazen ben oldugumu, Asli oldugumu unutuyorum ve bir evlat, bir abla, bir ogrenci olarak bakiyorum kendime. Hep oyle cok eksigim var ki, oyle buyuk, geri dondurulemez hatalar yapmisim ki, kendimden nefret ediyorum, Bu kadar da acizlik olmaz ki diyorum. Butun olmak istemedigim seyleri bir bir kendimde goruyorum. Ama sonra Asli olmak geri geliyor, baskalarina olan yerine getirilmemis sorumluluklarin altinda ezilmekten vazgec ve bugunku sorumluluklarina, kendine ve hayatina karsi olanlara yogunlas diyorum. Cogunlukla ise yaramiyor, ama olsun.

Hepimiz ayni boktan hayatlarin icine sikismis yasayip gidiyoruz. Genc oldugumuz surece biraz umut var, yaslilikla beraber o da gidiyor. Yapmak istedigim cok sey var. Ama neden? Bunlari neden yapmak istiyorum? Yaslandigimda cok cooldum ben sunu bunu yaptim demek icin mi? Hic beklemedigim bir anda olup gidersem arkamdan bu kizcagiz da sunu bunu yapti, cok cooldu, cok tatliydi, olmeseydi iyiydi falan diye anlatsinlar diye mi? Yoksa sadece canli oldugum icin mi? Cunku hayatta olmak istemek arzu etmek demek oldugu icin mi Blanche'in dedigi gibi? [biraz Tenessee Williams bulasti buraya]

On yedi yasinda asik oldum ben. Londra'da yasiyordu o, ve ben muhtemelen onun icin bir yazlik eglenceydim. Ilk kez hayatimda birini sevdim o zaman, ilk kez. Bir baskasini oyle sevebilir miyim bilmiyorum. Cokluk azlik, ah o cok baskaydi degil. Bir daha ben o ben olamam, ondan. Neden oyle sevdim onu da bilmiyorum. Hic bitmeyecek sandim heralde. Filmlerde gorduklerim, kitaplarda okuduklarim yalan degilmis dedim kendi kendime. Gozyaslarimi open, beni sevdigini, bana asik oldugunu soyleyen biri oldu diye olumsuzum sandim, artik beni kimse yenemez sandim. Butun sarkilar anlamliydi, ah bugune kadar askla ilgili soylenmis her sey oyle dogruydu ki. Ben de yasiyordum iste, renkler daha canliydi sanki, her sey daha tatliydi. Hem de hicbir sey yasadiklarimi tarif etmeye yetmiyordu. Iste bunlari dusunuyordum Londra'nin orta yerinde bir parkta cimlere sirtustu uzanmis yaz rengi gokyuzunu izlerken. Kulaklarimda Coldplay caliyordu, diskmandeki CDden geliyordu ses. Biraz cizirdiyordu. Iste o cimlerde tek basima yatarken annemi de babami da Tanri'yi da affettim benim yanimda olmadiklari icin, mukemmel olmadiklari icin ve beni sevmedikleri icin. Dunyanin bana sundugu tum guzelliklere sukrettim. Bogazimdaki dugum kalkip gidiverdi. Ne gecmis vardi, ne gelecek vardi. O an, upuzun bir omurdu, benim omrum o gun baslamisti ve hic bitmeyecekti, sonu yoktu. Mutlulukla ve askla doluydu. Sanirim o anda olsem, olmeden once sunlari soylerdim: Bundan daha mutlu olmam mumkun degil, bundan sonra ancak kirlenebilirim ve asla daha genc olamam.

Cok agladim o yilin noelini takip eden aylarda, yillarda. Kimse olmedi ya dediler bana hep, ozellikle de annem. Hayatta neler oluyor, sen neye agliyorsun dedi hep. Simdilerde anliyorum ki, kimse olmedi, olmedi ama icimdeki masumiyet, iyiye ve guzele olan inanc, ask, genclik, hepsi beraber o gun olduler. Dirilmeleri imkansiz. Oysa ki olum hayatin kendisi kadar siradandir. Ben kendi erken gelen olumume agliyordum, diger olumlerin habercisi olan ilk atisa. Hayati o gun sevdigim kadar sevmem artik mumkun degil. Artik her sey yapay geliyor. Mutluluga ufak kacamak bakislar attigim zamanlar oluyor, olmuyor dersem yalan olur. Cunku daha sonra, seneler sonra beni cok seven, beni her seye ragmen cok seven biriyle karsilasabilecek kadar sansliydim. Hatta, sanirim beni ilk kez birisi gercekten seviyor. Evet, ilk kez. Ve muhtemelen ben de ilk kez seviyorum birini. Bu sefer gozlerim kamasmis degil sonsuzluk, olumsuzluk ve bitmeyen bir ask hayaliyle. Ama bu sefer hicbir sey, gercek olamayacak kadar guzel de degil, cunku her sey gercek. Bu benim icin daha degerli. Gozlerim kor, algilarim kapali degil. Her sey, et gibi kemik gibi gercek. Ve ben, artik o gun o cimlerde yatan kiz olmadigim icin gercegi tercih ederim.

Bu yazinin bir konusu ya da anlatmak istedigi bir sey yok. Adi uzerinde, yeraltimdan notlar. Bu yazi benim geceleri yatmadan once kendimle ettigim kavgalarda aklimdan gecenleri iceriyor. Arasira aklimdan gecenleri yaziya gecirip varolduklari yeri degistirmekte, aklimdan kagida almakta yarar var diye dusunuyorum. Cunku ben aslinda hic depresif bir insan degilim, yani disaridan bakildiginda. Icimde devamli beni yiyip bitiren dusunceler de ucusmuyor, arada geliyorlar aklimda. Hepsi de bu ve benzeri konulara yogunlasip kendime duydugum yogun sevgisizlikle sonuclaniyor. Ben boyle bir insan olmak istemiyorum iste, degismek istiyorum. Degisime inaniyorum, surekliligi olan tek sey degisim ne de olsa. O yuzden iste, bunlardan kurtulmak icin yaziyorum.Umarim donup bir daha okumam da. Sen de okumazsin. Beni sonsuza kadar iyilikle hatirlasin isterim herkes.

Sonsuza kadar derken, iste; kendi sonlarimiza kadar.

Çarşamba, Kasım 17, 2010

Rilke Olumu Benim Icimde Tasiyor

Son zamanlarda olumle kafayi bozdugum acik, beni taniyan herkes de az cok farkinda bu durumun. Butun gunlerim kendimi mutlu etmeye ve bu dusuncelerden uzaklasmaya calismakla geciyor. Bazen dusunuyorum, depresyon dedikleri boyle bir sey olabilir mi diye. Sonra geciyor. Boyle depresyon mu olur canim diyorum, olmaz. Tum dusuncelerim yasami cok sevmek ve bu nedenle ondan asla ayrilmayi istememekten kaynaklaniyor.

Esasinda sanirim bu olgunun ruhuma islemesi, koluma yaptirdigim dovmeyle basladi. Yaklasik sekiz yildir Rilke'yi taniyor ve seviyordum. "Insan olumu icinde tasir, meyvenin cekirdegini tasimasi gibi" ilk okudugum andan itibaren icime hayatin anlami olarak kazinmisti ve vucudumda tasimak istedigime karar verdim, cunku dogruydu. Hayatta ne olursa olsun, basimiza ne gelirse gelsin, insanlarin tek esit oldugu nokta hepsinin; hepimizin bir gun olecek ve yok olacak olmasiydi. Boylelikle dovmemi yaptirdim. Ilk basta bu soylediklerimden daha fazlasini dusunmuyordum. Genelde, tanri, varolus, din konularindan israrla bahsetmek isteyen insanlari garip bir gulumsemeyle dinler ve soylediklerini soyle bir dusunuyormus ve katilmiyormus gibi yaparim. Gercekte onlari hakir gordugum ve inancsiz olmamla icten icten kibirlendigim bile dusunebilir. Oysa ki, dovmemi insanlara aciklarken fark ettim ki, inancsizlik bende dogustan olan bir sey ve kesinlikle cok huzunlu bir ozellik. Gercek bir lanet, gecmesi mumkun olmayan bir illet. Insanlar inanclarini sorgularken tanrinin varligi ve onun planlarina oyle yogunlasiyorlar ki cok temel noktalari gozden kaciriyorlar. Mesela, neden insana "ruh" dedigimiz sey yakisitiriliyor? Bir ruhumuz oldugunu da nereden cikardiniz? Bunu insanin kendini ve hayatini, tum varolusu anlamlandirma cabasinin beceriksiz bir sonucu oldugunu gorebilen sadece ben miyim? Ya da, bu ruhun olumsuz olmasi ve hayatimiz sona erse de devam edecegini dusunmek acikca bir olumsuzluk iddiasi, olumu reddetme degildir de nedir? Hele kendini bu kadar onemli gormek nereden cikiyor? Butun bu dusuncelerin ardindan da gelen bir safha var ki, o olumden bile daha soguk, daha kati: Olumsuz olmayi istemezdim. Yani ruhun devir daimi mesela, defalarca bir sey hatirlamadan bu hayata gelip durmayi tercih etmezdim yani secme sansim olucaksa. Bu hayat guzel, cok cok guzel, sevgi var, ask var, seks var, cikolata var, gunbatimi ve ilik meltemler var ama sadece buradakiler var, bunlardan ibaret. Neden ayni seyleri defalarca yasamak ister ki insan? Kimse istemez, kimse kendini sona ermeyecek bir dongunun icinde hapsolmus sekilde varolmaya ikna edemez ve bundan mutlu olmaz. Ya da, diyelim ki gercekten bir ruhumuz var, bugune kadar yasamis BUTUN insanlarin toplandigi bir adacik mi var, Atlantis'e mi gidiyoruz? Bildigimiz evrende bir gezegen mi var olmus ve olumu tadmis ruhlar icin? Yoksa bilmedigimiz bir baska evren mi var? Orada birbirimizle muhabbet edip tavla falan mi oynuyoruz sonsuza dek?

Bazen Six Feet Under'daki gibi gercekte olanlar duruyor ve normalde olmicak cok acayip bisi oluyor goz kapaklarimin icindeki minik ekranda. Bir anda kendimi 80 yasinda gibi hissediyorum ve genclere sonsuz bir hasetle bakiyorum. Basimdan asagi kaynar sular dokuluyor. Bugun gencim ve guzelim, onumde en az 60 sene oldugunu dusunuyorum isler ters gitmezse. Ve iste simdi bugun, yarin olebilecekmisim gibi bir anda yaslaniyorum. Dedemi gormeyi bu yuzden istemiyorum ornegin. Rilke'nin dedigi gibi icindeki olum buyuk oluyor yaslilarin. Iclerindeki olumun sesiyle konusuyorlar, hareket ediyorlar ve en onemlisi bakiyorlar. Dedemin gozlerinde olumun o soguk ve bikkin halini goruyorum. Donusu olmayan bir yol ve 90 yasinda elleri ayaklari tutmayan, kulaklari duymayan, butun gun koltugunda oturup olumu bekleyen bir adam bile yasamdan ayrilmak istemiyor, ondan korkuyor, kabuslar goruyor. Anneme, babama bakiyorum. Onlar da varolussal sancilar cekiyorlar. Babam senelerdir kendine bile itiraf edemedigi bir olum korkusuyla bogusuyor ve tahminimce sirf bu yuzden kendini inancli olmaya zorluyor. Annemse, neyse ki, kendini bir seylere inandirmak konusunda cok basarili. Bazen, yine her zamanki sikintilardan beli bukulmus, sigara icip aglarken bana donuyor ve buz gibi suratiyla: "Aslinda hayatta olumden gayrisi yalan, biliyor musun" diyor. Biliyorum diyemiyorum. Benim bildigimi, hatta 22 yasimin neredeyse tamamini bu dusunceyle iskenceye donusturdugumu bilmese daha iyi zaten. O benim yasimdayken bilmiyormus. Iyi ki bilmiyormus. Ben onun son 20 senesine tanik oldum, son 5 senesi gercekten ama gercekten cok mutsuz gecti. Her gun biraz daha yasam enerjisini kaybetti, ve simdi aglayarak boyle cumleler kuran bir insana donustu. Onun icin kahroluyorum, mutsuz olecegi icin bazen uzuluyorum bazen de olunce mutsuzlugu gececek diye kendimi avutuyorum. Sanirim butun bunlari bosu bosuna yapiyorum, ben omrumun 20 senesini gercek bir varolus sancisi icinde kivranarak gecirdim, onun en azindan 30-40 sene boyunca boyle dertleri olmamis. Hele benim yasimdayken, muhtemelen gencliginin verdigi atesle ve mutlu bir aile yasantisina sahip olmasi nedeniyle sonsuza kadar genc ve guzel kalacak ve hep sevdikleriyle beraber yasayacak saniyormus ve alabildigine mutluymus. Boyle deyip avunuyorum kisa bir sure. Sonra yine basiyor uzerime bu dusunceler, isin icinden cikamiyorum.

Diyorum ki, genclik sonsuza kadar yasayacigini sandigin surece bakidir. Ben cok erken kaybettim. Olumun golgesi gozlerime, -belki de Rilke sayesinde- kararak dustu erkenden. Her soran insana dovmemi aciklarken konunun bir baska yonunu kesfediyorum. Bogazimda devamli bir dugum. Gecen gun bir arkadasima bu kaygilarimdan bahsederken buldum kendimi bol alkollu bir masada. Soyle dedi bana: "Bence olmek cok sahane olucak. Bir kere ruyamda gordum, sesler yavas yavas boguklasiyor ve gogusumden tum vucuduma mutlak bir huzur yerlesiyordu. Nihayet bitti, nihayet bitti bu kovalamaca diye dusunuyordum." Ve ekledi, "bence olmek hic varolmamis olmakla ayni anlama geliyor ve bunda kotu bir yan yok, hayat o kadar da mukemmel degil". Icimden cikmasin diye zaptettigim tum duygulari bir bir onume serdi fark etmeden. Izin istedim, tuvalete gittim. Camdan gozuken soguk ve beyaz isikli Ankara gecesine bakarak cok guzel oldugunu ve gitmek istemedigimi dusundum ve aglamaya basladim. Ellerime, kollarima, yuzume bakiyorum sik sik. Kirisip burustuklarini ve sonra anneannemin musalla tasindaki cansiz bedenine donustugunu goruyorum.

Evet, sanirim ben deliriyorum.

Sonra diyorum ki, olum siradan bir sey. Herkesin kesinlikle yasadigi bir sey. Oyleyse yasam da siradan bir seydir cunku olumu yaratan yasamdir. Ve sonra, basladigim yere donuyorum iste. Cioran'a tamamen katiliyorum, tum acilarimin sebebi dogmus olmamdir, eger dogmus olmasaydim bu acilari cekiyor olmayacaktim. Yapmak istediklerimi yapmaliyim oncelikle, basima bir sey gelmemesi icin evrendeki tum guclere (i.e. tesaduf, sans...) yalvariyorum. Kendi adima, dogru zamanda dogru yerde olmaya calisiyorum. Kendimi sik sik anlatiyorum, analiz ediyorum. Sevdiklerime onlari sevdigimi kendimce gostermeye calisiyorum. Iyi ki bana cok iyi bakan bir iki insan var hayatimda, onlarsiz yolumu nasil bulurum gercekten bilmiyorum. Ama oyle ya da boyle, guzel bir yasam surmekten baska bir cozum goremiyorum kalbimdeki bu acaip aciyi hafifletmek icin.

Bazen de iyimser tarafim agir basiyor. "Ustelik, bu tamamen korkunc bir sey de degil ya" diyorum. Sonlu olmasi hayati guzellestiren bir sey. Bana butun hucrelerimle sevme, tadini cikarma gucu veriyor. Ertelemenin, bu hayata ve kendine karsi isleyebilecegin en buyuk gunah oldugunu anlamami sagliyor, gunlerimi doya doya ve sikayet etmeden yasama gucunu veriyor bana. Yani iste, sozde.

Pazar, Ağustos 29, 2010

Merhaba Dunya II

Onceki yazimda bahsettigim seyahatimize basladik. Bu yazida Camboriu-Florianopolis ve Curitiba'yi anlattim.Camboriu, denize yakin yerleri gokdelenlerle dolu bir sahil kasabasi. Kis olmasindan ve buranin guneyde olmasindan kelli hava nispeten soguktu, bu yuzden de sahilde sadece ikili gruplar halinde spor yapan insanlar ve surfculer vardi.

Ama sonunda bucket listimde bulunan okyanusta yuzmeyi sadece ayaklarim icin gerceklestirebildim. Buraya iki saate yakin bir uzaklikta olan Florianopolis de bizim simdiye kadar takildigimiz yerlerin bulundugu Parana eyaletinin guneyinde Santa Catarina eyaletinin baskenti oluyor, gelmisken orayi da gidip gorelim dedik. Pek guzel bir sehirmis, simdi biraz turizm gorgusuzu olarak Stockholm ile Marseilles arasi bir sehir diyecegim, siz beni maruz gorun. Ama ikisinden herhangi biri kadar guzel degil elbette. Deniz kokulu patika sokaklari, guzel ve hareketli insanlari, sirin cafeleri olan, yine tabi ki cok nemli bir adacik. Bu sezonda cok bos olurmus sehir ama yazlari bir dolu yerli turist cekermis, hatta oyle kalabalik olurmus ki kendi vatandaslari baska sehirlere giderlermis. Netekim aksam olup da saatler 19:00'u gosterir gostermez, atli kovaliyormuscasina herkes evlere kacisti ve sehir birkac sirin cafesi haric olum sessizligine gomulerek donus biletimizi 22:00'ye aldigimiza pisman etti bizleri.
Cuma gunu son bir kez "Hava nasil be, denize girer miyiz?" temali muhabbetlere nail olduktan sonra -boynumuz bukuk-giremeyecegimize karar verip (Rio'da akariz abi sahillere diye avunarak) Curitiba'ya dogru yola ciktik hizlica. Beltrao'da bizleri agirlamis olan ailenin ogullarindan biri burada yasiyor. Bu sehir simdiye kadar gordugumuz en hos, canli ve Avrupai sehir. Kendimi Madrid sokaklarinda yuruyormus gibi hissettigim oldu sik sik. Buradaki ev sahibimiz Daniel, bir Turkiye asigi. Kapisinin ustundeki nazar boncugundan nargilelerine, nazar boncuklu yastiklarindan caykur rize tiryaki caylarina, tavlasindan Tarkan cdlerine Turk hediyeliklerine haliyle bizden cok daha vakif. Kendisi zamaninda Yeditepe Universitesi'nde Political Science masteri yapmis ve dolayisiyla da 2 sene Istanbul'da yasamis. Turkce konusuyormus ama simdi uzerinden 6 sene gectigi icin epey unutmus, cumle kurarken epey zorlaniyor. Daniel, butun bunlarin yaninda inanilmaz sosyal bir insan, evi Turkiye'den, Belcika'dan (orada da yasamis bir sure) ve Brezilya'dan yuzlerce arkadasiyla cekilmis parti fotograflariyla dolu. Bunda heteroseksuel olmamasinin etkisinin buyuk oldugunu dusunuyorum.

Buradaki ilk gecemizde, Curitiba'nin Historical Center diye gecen bolumunde Bavyera konseptli bir mekana gittik. Bizimki, gercek bir stili olan insanlar buraya gelmez, biz de pek sik gelmiyoruz diyerek bu mekani bir iteledi ama her zaman gittikleri yeri de -alternatif olarak nitelendirdigi- gorup hayal kirikligina ugramadik desek yalan olur. Bavyera konseptli barlardan biz de istiyoruz, yemekler icimde yatan Alman'a hitap ediyordu ve muhtesemlerdi. Yemegimizi bitirip, Finlandiya'da exchange yapmis cok sirin bir hanimkizimizla ve Daniel'in en yakin arkadasim dedigi Samsun'da bir sene exchange yapmis, kime benzedigini simdi cikaramadigim (ama cikarinca kesin buraya ekleyecegim) kiz arkadasiyla limoni oldugu icin surati asik bir genc muhendis oglanimizla muhabbetler ettikten sonra buradaki iyi clublardan birinde gerceklesmekte olan kapali bir partiye gecis yaptik, ickiler bedavaydi. Ismim gecici olarak Melina oldu. Bu mekanda -adi sanirim Lique- Brezilya'nin en meshur ikilileri de sahne aliyormus. Ikililer tahmin ettiginiz gibi rapcilerdi buna ek olarak agizlarindan burunlarindan ses cikararak beatbox tadinda muzikler yapiyorlardi. Bu mekandaki kizlarin her biri topuklu ayakkabi ve mini elbise giymisti adeta. Mini elbise giymeyenler de tayt uzerine bol dokumlu ve bol dekolteli bluzlar giyiyorlardi. Brezilya'li kizlarin iriligine ve guzelligine bir kez daha hayran kaldim. Boyle, Turkiye'nin kaymak tabakasinin kizlarinin daha ele gelir upgrade versiyonu gibi bir sey. Daniel'in kendisi gibi heteroseksuel olmayan arkadaslariyla tanisma serefine burada nail olduk. Basta emin olamiyorduk tabi, cunku aramizda hicbir sey acik acik konusulmadi. Sadece, "They are my best friends, we are always together." aciklamasi yapildi. Ben hala bu insanlarin gercekten cok iyi giyinmis, cok nazik ve ortalamanin epey ustunde yakisikli insanlar olduklarini dusunuyordum ama Ozgun; Brezilya'da sadece kizlarin ve gay erkeklerin birbirlerini operek selamlastiklarini soyleyince her sey aciklik kazandi. Burada ortam bizim icin pek renkli degildi tabi, yol yorgunuyduk, muzikten ve dans etmekten pek hoslanmiyorduk, kari-kiz pesinde degildik, etrafi izlemek de bir noktaya kadar keyif veriyordu. Eski kiz arkadasi Yunanli olan bir cocuk ve gelip I love Turkiye, Fenerbahce diyerek formasini opme hareketi yapan Orlando isimli genc highlightlarimiz oldular. Daniel'e durumu aktarinca bizi eve birakti ve kendisi partiye geri dondu.

Bir sonraki gun demlenmis cay ictigimiz bir kahvalti yaptiktan sonra sehir turu yaptiran turist otobusune dogru hallendik. Tur tahmin ettigimizden uzun surdu, Opera House, Botanical Garden ve Park Tangua gibi guzel ama cok da bir numarasi olmayan bir kac yerde durduk. Otobusler her durdugumuz yerde yarim saat gec gelerek bizlere 3. dunya ulkesinde oldugumuzu da hatirlatmadan gecmediler. Turun sonunda terlemis, bacak agrisi ceken, cektigi fotograflardan memnun olmayan ve teri ustunde kurudugu icin usumeye baslayan ben biraz mizildadim ama yemek yiyince hepsi gecti. Buradaki Araplarin asil gecim kaynagi (iki-uc ornegi tum ulkeye mal etmeye bayiliyorum) yandan yemis Turk yemekleri satip para kazanmak. Cakma lahmacunundan icli koftesine bu adamlarin bizim guney yorelerimizin mutfagindan araklanmis yemekleri bu kadar gidiyorsa Turkler buraya el atsa neler olur diye iclendim, Ozgun bu cakma lahmacunlardan yerken. Eve geldik sonrasinda, dus aldik, dinlendik, internet ihtiyaclarimizi giderdik.
Geceyarisi, Daniel'in yine 'en yakin arkadaslarinin' tamaminin ve hatta daha fazlasinin bulundugu bir ev partisine gectik. Ev sahibin avukatlikla ilgili bir sinavi gecmesini kutlama amacli toplanilmisti ve ortam ben, pek de matah olmayan bir kiz, bir Ozgun ve bir suru guzel kokulu, giyimli ve espirili gayden olusuyordu. Bu ortamdaki insanlari (1)kariyer sahibi, uzun ince, hafif kasli, yakisiklilar; (2)barely legal, kenarlari daha kisa olmak suretiyle Elvis Presley modeli kesilmis saclari olan, skinny jeanler, klasik kesimli ceketler giyen ve fularlar takan genc oglanlar; (3)gomlekli komik ve sismanlar olarak uce ayirmak yerinde olur. Bir de yanan gomlekli izci vardi, her buldugunun boynuna yapisiyordu, backrub olaylarina girisiyordu ki heteroseksuel olsa bile tatsiz olurdu durum. Her birinin ortak ozelligi cok beyaz ve duzgun dislere sahip olmalari ve herhangi bir ev partisinde dans edileceginden cok daha guzel dans ediyor olmalariydi. Madonna'dan Britney Spears'a, Cher'den Lady Gaga'ya, Michael Jackson'dan Sophie Ellis Bextor'a pek cok gay idolu calindi buyuk subwooferlardan ve cat-walklar yapildi, kivirtildi. Turkiye'de ayni tip bir partide dans edemeyerek komiklik olsun diye apaci dansi taklidi yapan, balik-olta-atestopu espirilerine yelken acan ya da daha beteri kol basti yaparak rep. toplayan bagri acik gencleri dusunerek biraz daha iclendim. Ne de olsa adamlarda karnaval kulturu vardi, 5 gun boyunca hic durmadan parti yapiyorlardi ve nasil yapilacagini iyi biliyorlardi. Punchlar, vodka-jole shotlar havalarda ucustu derken biz haric hemen hemen herkes sarhos oldu, saatler 3'u gosteriyordu ve ben artik bu insanlarin gay olduguna kesin emindim. Intimate konusmalar, ufak babykissler de havada ucumaya baslamisti boylece.

Bir noktada kalkip James isimli, ove ove bitiremedikleri gece klubune gitmek uzere ayaklandik. Burasi genclerimizin onunde felaket sira oldugu icin ya cok erken ya da cok gec gelmeyi tercih ettikleri bir mekandi. Yine oldukca populer seyler caliyorlardi ama araya MGMT falan sikistirmalariyla cook azcik da olsa sempatimi kazandilar. Burada hayatimizda ilk defa bir kiz-iki erkekli yiyisen uclu bir grup gorduk. Yiyisme terimini butun hakkiyla yerine getiren 16-17 yaslarinda pek cok genc-guzel oglan ve mezar ustu mezar (biri dyke digeri sisman gruplar halinde) kizlar da vardi sagda solda. Gay couplelarla esit yogunlukta, koltuklarda ya da dans ederken yiyis seanslari duzenleyen heteroseksuel gruplar da vardi. Onceki clubda oldugu gibi burda da yalniz oldugum bir anda yanimda bitip elimden cekip beni opmeye calisan bir genc oldu. Her soyledigine no diyerek arkami donup hizla uzaklastim. Artik sabah oluyordu ki neseli gayler grubumuzda epey bir ciftlesme oldu. Soyle ki, Daniel, kendisi gibi V yakali pembe t-shirt giymis ortamin en hip gayiyle tensel yakinlasmalara girerken onceki gece Greek girlfriendinden bahseden oglan da 18 yaslarindaki oglanlardan biriyle oynasmaya baslayarak bizleri bu oglan biseksuel mi yoksa bizden cekindigi icin mi girlfriend dedi temali konusmalara sevketti. Zaten James'deki zamanlarin cogu su kiz nasil, boyle kiz kiza mi olur, tas olsalar da izlesek, su oglanlar sence kac yasinda, yiyismek nasil bir seydir, kac yaslarinda ve neden yapilir, random bir yabanciyla tanisip o gece boyunca yiyisip sonra bir daha gormemenin one-night-standden farki var midir (bizce yoktu) gibi muhabbetler ederek ve bizimkileri inceleyerek gecti.
Bugun, Daniel'in 'en yakin arkadaslarindan' birinin veda partisine gitmeyi planliyoruz sanirim. Oncesinde historical centerda takilacagiz biraz. En azindan butun o vodka-shotlardan ve intimate danslardan once Daniel oyle dusunuyordu, kendisi yeni uyandi (ve saat 14:00). Bu gece Curitiba'daki son gecemiz. Yarin Buenos Aires'e ucuyoruz. Orada da 19-20 yaslarindaki genclerin partilerine tanik olup bir takim turist aktiviteleri yapacagiz. Yeni bir yazida gorusmek uzere.

Cumartesi, Temmuz 24, 2010

Morphine


Bundan bir saat önce yine gece ruhsuz ruhsuz dalgalanıyordu ve ben bütün uyuşmuşluğumla kendi iç sesime yenik düşmüştüm. Sen, bunu okuyan insan: Ne kadar sıkıldığını tahmin edebiliyorum. Ama inan, ne yaparsan yap, beni kendi kafamda dönüp duran cümlelerden daha fazla yoramayacaksin. Hayır yani düşün bir kere. Ben bunu devamlı çekmek zorundayım, insanların yüzüne bakarken, içkimi içip onlardan biri gibi gülümserken, aynaya bakıp gözüme eyeliner çekerken, birileri bana neşeyle bir şeyler anlatırken. Sense bu pencerenin sağ üst köşesindeki çarpıya basıp buradan siktir olup giderek kendi mükemmel hayatına devam edebilirsin. Ben napıcam, söyler misin? Sen kendi sesini dinlemediğin, ya da duymazlıktan geldiğin için ben senin yerine onu da dinliyorum.
Yine bir sokak kavgası cikti. Gercekten bir seyler ugruna birileriyle kavga edebilmeyi, ustumun basimin yirtilmasini ben de isterdim. Ya da bi bok olamiyorsam bari aralarinda kalan arzu nesnesi olayim, bagirip cagiran kiz olayim lan! Beni ne bu hale getirdi? Hani tum insanlarin ruh, can, toz isimlerini atfedip ugruna daglari deldigi, biyolojik yasami sona erdikten sonra bile yasayacagina inandigi o kahrolasi ibneyi icimden cekip cikaran ve bir daha bana verme zahmetinde bulunmayan orospu cocuguna laflar hazirladim. Bir anda butun sesler ve goruntuler donuyor, 10 km/h hizla gidip duruyormus gibi gozuken arabalar gibi daha cok. Tek gorduklerim: Ingilizlerin efendice crimson dedigi renkteki o gokyuzu, bicimsiz binalar, o kahrolasi binalardan daha bicimsiz suratlar, gobekler, dizlerin arkasinda ve bileklerde toplanmis yaglar, sakallar, basik burunlar ve yassi alinlar, bozuk disler, o dislerin arasina yerlestirilip titreyerek yakilan sigaralar, ucuz dikisli bicimsiz pantolonlar, gevrek, dort basi magmur kahkahalar. Tanrim, sanki herkes hamurdan yapilmis ve agzina, gozune ayni sanatci hep ayni sekli vermis. Cift sira halinde arabalar bekliyor, yesil isigin kirmiziya donmesini. Bir iki tanesi muzigi sonuna kadar acmis, kollarindan, agzilarindan, yuzlerinden tasip, bakislarindan sokaga dogru yilan gibi surunen tatmin yuzu gormemis libidolari ile beraber kuzu kuzu siritiyorlar. Garip mi gozukuyorum? Belki biraz cirkinimdir ama kalabaliga karistigimdan eminim. Zaten kimsenin bana baktigi yok, hayalet olmak bu hayatta en iyi becerdiklerimdendir.Uclu - besli - onlu - onbesli yani iste beserli - onarli sayilarda artan insan iceren gruplarda kadinlar ve erkekler sadece ciftlesmek arzusunda. Bunu havaya yaydiklari o garip kokuda ve tenlerinin aldigi renkte sezebiliyorum. Ben de bunun arzusunu duyuyorum.
Biri bana sarildiginda onun t-shirtune sinmis ucuz deodorantini koklamak hosuma gidiyor. Bana binlerce kez soylenmis cumleleri ayni inancla ve ayni ukalalikla bir kez daha kurmalarini dinlemek ne kadar da muhtesem. Onlar henuz soyleyemeden cumleyi dusunuyorum mesela. Hemen her seferinde neredeyse ayni seyleri duymama sasirarak gulumsuyorum ve gulumsememin onlarin uzerinde yarattiklarini cocuksu koltuk kabarmasini bir zafer edasiyla izliyorum. Yokus yukari oturdugumuz bu les gibi cop kokulu sokak, ben ve kendilerine bile itiraf edemedikleri en karanlik arzulari ve ic sesleriyle erken yirmilerinde pek cok zavalliyla dolu.Bu hayatta mutsuz olmanin esas olan sey oldugunu ve yaptiklarimizin, tesadufen yasadiklarimizin bunu sadece bir anligina bize unutturdugunu bilen tek insan ben miyim? Her sey ne kadar da olagan gozukuyor.
Bir kiz, kucagimda yatmis agliyor. Deli gibi sirtini sivazliyor, boynunu opuyorum. Cok yalniz oldugundan ve kimsenin onu anlamadigindan bahsediyor. Hakli da. Ben de boyle hissediyorum. Sorun su ki asla kendimi bundan sikayet etme luksune sahip gormuyorum. Ben bu hayatta basima gelenleri sonuna kadar hak ediyorum; pisligin tekiyim. Onu da kendim gibi gordugum falan yok. O tabi ki en iyiyi ve guzeli hak ediyor. Ona bunlari soyluyorum, kendi kendine soylemeye cesaret edemediklerini, etraftan duyup inanmayi bekledigi ama asla bekledigi gibi duyamadigi tum cumleleri, itinayla secip bir bir kulagina fisildiyorum tavani inceleyerek. Beni cok sevdigini soyluyor. Biliyorum. Ben de onu seviyorum. Onu, su dunya uzerinde bizimle beraber nefes alan, ve ayni cumlelere ayni anda ekmek gibi su gibi ihtiyac duyan her beden kadar cok seviyorum. Sanki ortak bir gerceklige fisildiyorum bu cumleleri, tum o ruhlar bu cumlelerin titreyisiyle uyanip kendine gelsin istiyorum.Su kahrolasi keman bir turlu susmuyor.
Yollar bitiyor, yolculuklar bitiyor, para bitiyor, su bitiyor, ekmek bitiyor, yeniden agda zamani geliyor, her hafta yeni bir ilaca baslaniyor. Sise sise ickiler bitiyor, sarjlar bitiyor, harici hard diskler bitiyor, tuvalet kagitlari bitiyor, carsaflar kirleniyor, donlar pisleniyor, sampuan bitiyor, tuvaletler bir dolup bir bosaliyor. Buzdolabinda soguk su kalmiyor, icinde motivasyon kalmiyor, kilo veriyorsun, kilo aliyorsun, kitaplar bitiyor, filmler bitiyor, yarim kaliyor. Sarilmalar bitiyor, sevismeler bitiyor, arkadasliklar bitiyor, sevgiler bitiyor, nefretler bitiyor. Uzun sololar bitiyor, trafik aciliyor, benzin bitiyor, bitmeyecekmis gibi gelen dersler bitiyor, mesai saatleri bitiyor, maasin bitiyor. Annen oluyor, baban kanser oluyor, kardesine araba carpiyor. Ruzgar duruyor, yagmur diniyor, kar eriyor, hava serinliyor, hava isiniyor. Tatiller bitiyor. Dunya basina yikiliyor, oluyorsun, oluyorsun, yeni bir gune uyandiginda yine diriliyorsun. Hayat bir turlu bitmiyor. Bu yuzden su kahrolasi keman da bir turlu susmak bilmiyor. Iste butun bu cumleler bir-iki dakikaya sigiyor. Gozlerinde en ufak bir titreyise bile neden oldugundan emin olamiyorsun. Cunku gorecek kimse yoksa seylerin varolmasi ve olmamasi arasinda bir fark yoktur.
Ve iste sonra seninle o parkta oturuyoruz. Kaba saba, yontulmamis egonu seviyorum. Bana bakiyorsun, ben bunlara hic anlam veremiyorum ama onlara anlam verebilen insanlar gibi olmak isterdim diyorsun. Sana sarilip seni sevdigimi soyleyemiyorum. Cunku ikimiz de bir baskasina aitiz. Ve hep de bu boyle olacaktir, bizler ancak tum sevgimizi bir baskasina verdigimizi sandigimiz anda tum benligimizle sevebilir, takdir edebiliriz. Diger zamanlarda ise sevgi ve ilgi acligimiz ustun gelir, tum hareketlerimiz kazanma amacimiza hizmet eder. Ve ben, sana ne verirsem vereyim benden daha fazlasini isteyeceksin. Ya elimde olanin tamami buysa? Ya tek yapabildigim senin o cig sehvetine sonsuz bir merhametle karsilik vermekse? Bu da yeterli, isleri yurutuyor. Yanlis seyler yapmiyoruz, normalin sinirlamalarina boyun egiyoruz. Bana baktiginda sen belki beni opup opemeyecegini dusunuyorsun, bense sana istedigini vermesem de beni sonsuza dek iyilikle hatirlayacagini biliyorum.

Çarşamba, Temmuz 21, 2010

Lied Vom Kindsein || Cocuklugun Sarkisi

Als das Kind Kind war,
ging es mit hängenden Armen,
wollte der Bach sei ein Fluß,
der Fluß sei ein Strom,
und diese Pfütze das Meer.

Çocuk çocukken,
Kollarını sallayarak yürürdü,
Derenin ırmak olmasini isterdi,
Irmağın da sel,
Ve şu birikintinin de deniz olmasını.

Als das Kind Kind war,
wußte es nicht, daß es Kind war,
alles war ihm beseelt,
und alle Seelen waren eins.

Çocuk çocukken,
Çocuk olduğunu bilmezdi,
Her şey yaşam doluydu,
Ve tüm yaşam birdi.

Als das Kind Kind war,
hatte es von nichts eine Meinung,
hatte keine Gewohnheit,
saß oft im Schneidersitz,
lief aus dem Stand,
hatte einen Wirbel im Haar
und machte kein Gesicht beim fotografieren.

Çocuk çocukken,
Hiçbir şeyden haberi yoktu,
Alışkanlıkları yoktu,
Genelde bağdaş kurup otururdu,
Sonra kalkıp koşmaya başlardı,
Saçının bir tutamı hiç yatmazdı,
Ve fotoğraf çektirirken poz vermezdi.

Als das Kind Kind war,
war es die Zeit der folgenden Fragen:
Warum bin ich ich und warum nicht du?
Warum bin ich hier und warum nicht dort?
Wann begann die Zeit und wo endet der Raum?
Ist das Leben unter der Sonne nicht bloß ein Traum?
Ist was ich sehe und höre und rieche
nicht bloß der Schein einer Welt vor der Welt?
Gibt es tatsächlich das Böse und Leute,
die wirklich die Bösen sind?
Wie kann es sein, daß ich, der ich bin,
bevor ich wurde, nicht war,
und daß einmal ich, der ich bin,
nicht mehr der ich bin, sein werde?

Çocuk çocukken,
Şu soruları sormanın zamanıydı:
Ben neden benim de sen değilim?
Neden buradayım da orada değilim?
Zaman nerede başlar ve uzay nerede biter?
Güneşin altında yaşam sadece bir hayal değil midir?
Gördüğüm, duyduğum, kokladığım,
Sadece bu dünyanın önündeki bir dünyanın sanrısı değil midir?
Gerçekten de kötülük ve kötü insanlar var mıdır?
Nasıl olur da şimdi varolan ben,
Varolmadan önce yoktum,
Ve bir zamanlar ben olan ben,
Artık ben olmayacağım?

Als das Kind Kind war,
würgte es am Spinat, an den Erbsen, am Milchreis,
und am gedünsteten Blumenkohl.
und ißt jetzt das alles und nicht nur zur Not.

Çocuk çocukken,
Ispanağı, bezelyeyi, sütlacı ve haşlanmış karnıbaharı,
Ağzında gevelerdi,
Şimdi hepsini yiyor ve sadece zorunluluktan değil.

Als das Kind Kind war,
erwachte es einmal in einem fremden Bett
und jetzt immer wieder,
erschienen ihm viele Menschen schön
und jetzt nur noch im Glücksfall,
stellte es sich klar ein Paradies vor
und kann es jetzt höchstens ahnen,
konnte es sich Nichts nicht denken
und schaudert heute davor.

Çocuk cocukken,
Birden bire yabancı bir yatakta uyanırdı,
Ve hala tekrar tekrar uyanmaya devam eder.
Pek çok insan ona güzel görünürdü,
Şimdiyse sadece tesadüfen öyle görünür,
Apaçık bir cennet hayali kurardı,
Artık en fazla tahmin edebilir,
Yokluğu anlayamazdı,
Ve bugün bu düşünce tüylerini ürpertir.

Als das Kind Kind war,
spielte es mit Begeisterung
und jetzt, so ganz bei der Sache wie damals, nur noch,
wenn diese Sache seine Arbeit ist.

Çocuk çocukken,
Hevesle oyun oynardı,
Şimdi de durum aynıdır,
Yalnız yaptığı şey işle ilgili ise.

Als das Kind Kind war,
genügten ihm als Nahrung Apfel, Brot,
und so ist es immer noch.

Çocuk çocukken,
Elma ve ekmekle beslenmesi yeterliydi,
Ve hala da yeterlidir.

Als das Kind Kind war,
fielen ihm die Beeren wie nur Beeren in die Hand
und jetzt immer noch,
machten ihm die frischen Walnüsse eine rauhe Zunge
und jetzt immer noch,
hatte es auf jedem Berg
die Sehnsucht nach dem immer höheren Berg,
und in jeder Stadt
die Sehnsucht nach der noch größeren Stadt,
und das ist immer noch so,
griff im Wipfel eines Baums nach dem Kirschen in einem Hochgefühl
wie auch heute noch,
eine Scheu vor jedem Fremden
und hat sie immer noch,
wartete es auf den ersten Schnee,
und wartet so immer noch.

Çocuk çocukken,
Dutlar ellerini sadece dutların dolduracağı şekilde doldururdu,
Ve yine öyle doldurur,
Taze cevizler dilini pütür pütür yapardı,
Ve hala da yapar,
Her dağın tepesinde,
Daha yüksek dağların özlemini çekerdi,
Ve her şehirde,
Daha büyük bir şehrin özlemini çekerdi,
Halen de çeker,
Ağaçların en yüksek dallarındaki kirazlara coşkuyla uzanırdı,
Bugün de öyle uzanır,
Yabancılardan çekinirdi,
Ve halen de çekinir,
Yılın ilk karını beklediği gibi,
Bekler yine.

Als das Kind Kind war,
warf es einen Stock als Lanze gegen den Baum,
und sie zittert da heute noch.

Çocuk çocukken,
Bir değneği mızrakmışcasına ağaca fırlatırdı,
Ve o mızrak bugün bile orada titrer durur.

Peter Handke

Bayanlar ve baylar, bu benim ilk çeviri denememdir. Dikkatinizi çeken bir hata veya düzeltme olur da beni bilgilendirirseniz müteşekkir olurum.