...
Beşinci katta, yatağımda yatıyorum ve hiçbir şeyle kesintiye uğramayan günüm, akrepsiz yelkovansız bir saat kadranına benziyor. Çoktandır kayıp ve bir sabah vakti, sanki birisinin yanında kalmış da bakım görmüş gibi, kaybolduğu zamankinden adeta daha yeni, iyi ve bozulmamış, eski yerinde duruyor bulduğumuz bir şey misali, yorganımın üstünde yer yer çocukluğumun kayıpları duruyorlar, hiç eksilmemişler. Bütün kayıp korkular yeniden karşımda.
Yorgan kenarından çıkmış küçük bir yün ipliğinin sert ve bir çelik iğne gibi sivri olduğu korkusu; geceliğimdeki şu ufacık düğmenin başımdan büyük ve ağır olduğu korkusu; şimdi yatağımdan düşen şu ekmek kırıntısının yerde cam gibi kırılacağı korkusu ve böylelikle her şeyin, her şeyin sonsuza kadar parçalanacağı telaşı; açılmış bir mektup zarfının yırtık kenarı, kimsenin görmemesi gereken gizli bir şeydir; o kadar değerlidir ki, odanın neresinde saklanırsa saklansın, emniyette olamaz korkusu; uyursam, sobanın önündeki bir kömür parçasını yutarım korkusu; rasgele bir sayının, kafamda, boş yer bırakmayacak şekilde büyümeye başlayacağı korkusu; bağırabilirim, kapıma üşüşürler, derken kapıyı kırarlar korkusu; kendimi açığa vururum da korktuğum şeylerin hepsini söylerim korkusu ve hepsi de söylenmeyecek şeyler olduğu için hiçbirşey söyleyemem korkusu ve öbür korkular…korkular.
Çocukluğum için Tanrı’ya yakardım, işte geri geldi çocukluğum ve öyle hissediyorum ki, çocukluk, eskiden nasılsa yine öyle ağır ve hiçbir şeye yaramamış yaşlanmak.
Behçet Necatigil’in çevirisiyle Rilke. Katıldığım görüşlerden biri, yazarla empati kurabildiğiniz otobiyografilerin kalbinize ayrı dokunduğudur. Ve şüphesiz, edebiyatı seven her insan yavrusu, sözcüklerinin yüz yıl(lar) sonraya ulaşıp bir kimsenin hayatla iletişiminin tercümanı olmasının kibirli hayalini kurar gizliden gizliye.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder