Cumartesi, Temmuz 24, 2010

Morphine


Bundan bir saat önce yine gece ruhsuz ruhsuz dalgalanıyordu ve ben bütün uyuşmuşluğumla kendi iç sesime yenik düşmüştüm. Sen, bunu okuyan insan: Ne kadar sıkıldığını tahmin edebiliyorum. Ama inan, ne yaparsan yap, beni kendi kafamda dönüp duran cümlelerden daha fazla yoramayacaksin. Hayır yani düşün bir kere. Ben bunu devamlı çekmek zorundayım, insanların yüzüne bakarken, içkimi içip onlardan biri gibi gülümserken, aynaya bakıp gözüme eyeliner çekerken, birileri bana neşeyle bir şeyler anlatırken. Sense bu pencerenin sağ üst köşesindeki çarpıya basıp buradan siktir olup giderek kendi mükemmel hayatına devam edebilirsin. Ben napıcam, söyler misin? Sen kendi sesini dinlemediğin, ya da duymazlıktan geldiğin için ben senin yerine onu da dinliyorum.
Yine bir sokak kavgası cikti. Gercekten bir seyler ugruna birileriyle kavga edebilmeyi, ustumun basimin yirtilmasini ben de isterdim. Ya da bi bok olamiyorsam bari aralarinda kalan arzu nesnesi olayim, bagirip cagiran kiz olayim lan! Beni ne bu hale getirdi? Hani tum insanlarin ruh, can, toz isimlerini atfedip ugruna daglari deldigi, biyolojik yasami sona erdikten sonra bile yasayacagina inandigi o kahrolasi ibneyi icimden cekip cikaran ve bir daha bana verme zahmetinde bulunmayan orospu cocuguna laflar hazirladim. Bir anda butun sesler ve goruntuler donuyor, 10 km/h hizla gidip duruyormus gibi gozuken arabalar gibi daha cok. Tek gorduklerim: Ingilizlerin efendice crimson dedigi renkteki o gokyuzu, bicimsiz binalar, o kahrolasi binalardan daha bicimsiz suratlar, gobekler, dizlerin arkasinda ve bileklerde toplanmis yaglar, sakallar, basik burunlar ve yassi alinlar, bozuk disler, o dislerin arasina yerlestirilip titreyerek yakilan sigaralar, ucuz dikisli bicimsiz pantolonlar, gevrek, dort basi magmur kahkahalar. Tanrim, sanki herkes hamurdan yapilmis ve agzina, gozune ayni sanatci hep ayni sekli vermis. Cift sira halinde arabalar bekliyor, yesil isigin kirmiziya donmesini. Bir iki tanesi muzigi sonuna kadar acmis, kollarindan, agzilarindan, yuzlerinden tasip, bakislarindan sokaga dogru yilan gibi surunen tatmin yuzu gormemis libidolari ile beraber kuzu kuzu siritiyorlar. Garip mi gozukuyorum? Belki biraz cirkinimdir ama kalabaliga karistigimdan eminim. Zaten kimsenin bana baktigi yok, hayalet olmak bu hayatta en iyi becerdiklerimdendir.Uclu - besli - onlu - onbesli yani iste beserli - onarli sayilarda artan insan iceren gruplarda kadinlar ve erkekler sadece ciftlesmek arzusunda. Bunu havaya yaydiklari o garip kokuda ve tenlerinin aldigi renkte sezebiliyorum. Ben de bunun arzusunu duyuyorum.
Biri bana sarildiginda onun t-shirtune sinmis ucuz deodorantini koklamak hosuma gidiyor. Bana binlerce kez soylenmis cumleleri ayni inancla ve ayni ukalalikla bir kez daha kurmalarini dinlemek ne kadar da muhtesem. Onlar henuz soyleyemeden cumleyi dusunuyorum mesela. Hemen her seferinde neredeyse ayni seyleri duymama sasirarak gulumsuyorum ve gulumsememin onlarin uzerinde yarattiklarini cocuksu koltuk kabarmasini bir zafer edasiyla izliyorum. Yokus yukari oturdugumuz bu les gibi cop kokulu sokak, ben ve kendilerine bile itiraf edemedikleri en karanlik arzulari ve ic sesleriyle erken yirmilerinde pek cok zavalliyla dolu.Bu hayatta mutsuz olmanin esas olan sey oldugunu ve yaptiklarimizin, tesadufen yasadiklarimizin bunu sadece bir anligina bize unutturdugunu bilen tek insan ben miyim? Her sey ne kadar da olagan gozukuyor.
Bir kiz, kucagimda yatmis agliyor. Deli gibi sirtini sivazliyor, boynunu opuyorum. Cok yalniz oldugundan ve kimsenin onu anlamadigindan bahsediyor. Hakli da. Ben de boyle hissediyorum. Sorun su ki asla kendimi bundan sikayet etme luksune sahip gormuyorum. Ben bu hayatta basima gelenleri sonuna kadar hak ediyorum; pisligin tekiyim. Onu da kendim gibi gordugum falan yok. O tabi ki en iyiyi ve guzeli hak ediyor. Ona bunlari soyluyorum, kendi kendine soylemeye cesaret edemediklerini, etraftan duyup inanmayi bekledigi ama asla bekledigi gibi duyamadigi tum cumleleri, itinayla secip bir bir kulagina fisildiyorum tavani inceleyerek. Beni cok sevdigini soyluyor. Biliyorum. Ben de onu seviyorum. Onu, su dunya uzerinde bizimle beraber nefes alan, ve ayni cumlelere ayni anda ekmek gibi su gibi ihtiyac duyan her beden kadar cok seviyorum. Sanki ortak bir gerceklige fisildiyorum bu cumleleri, tum o ruhlar bu cumlelerin titreyisiyle uyanip kendine gelsin istiyorum.Su kahrolasi keman bir turlu susmuyor.
Yollar bitiyor, yolculuklar bitiyor, para bitiyor, su bitiyor, ekmek bitiyor, yeniden agda zamani geliyor, her hafta yeni bir ilaca baslaniyor. Sise sise ickiler bitiyor, sarjlar bitiyor, harici hard diskler bitiyor, tuvalet kagitlari bitiyor, carsaflar kirleniyor, donlar pisleniyor, sampuan bitiyor, tuvaletler bir dolup bir bosaliyor. Buzdolabinda soguk su kalmiyor, icinde motivasyon kalmiyor, kilo veriyorsun, kilo aliyorsun, kitaplar bitiyor, filmler bitiyor, yarim kaliyor. Sarilmalar bitiyor, sevismeler bitiyor, arkadasliklar bitiyor, sevgiler bitiyor, nefretler bitiyor. Uzun sololar bitiyor, trafik aciliyor, benzin bitiyor, bitmeyecekmis gibi gelen dersler bitiyor, mesai saatleri bitiyor, maasin bitiyor. Annen oluyor, baban kanser oluyor, kardesine araba carpiyor. Ruzgar duruyor, yagmur diniyor, kar eriyor, hava serinliyor, hava isiniyor. Tatiller bitiyor. Dunya basina yikiliyor, oluyorsun, oluyorsun, yeni bir gune uyandiginda yine diriliyorsun. Hayat bir turlu bitmiyor. Bu yuzden su kahrolasi keman da bir turlu susmak bilmiyor. Iste butun bu cumleler bir-iki dakikaya sigiyor. Gozlerinde en ufak bir titreyise bile neden oldugundan emin olamiyorsun. Cunku gorecek kimse yoksa seylerin varolmasi ve olmamasi arasinda bir fark yoktur.
Ve iste sonra seninle o parkta oturuyoruz. Kaba saba, yontulmamis egonu seviyorum. Bana bakiyorsun, ben bunlara hic anlam veremiyorum ama onlara anlam verebilen insanlar gibi olmak isterdim diyorsun. Sana sarilip seni sevdigimi soyleyemiyorum. Cunku ikimiz de bir baskasina aitiz. Ve hep de bu boyle olacaktir, bizler ancak tum sevgimizi bir baskasina verdigimizi sandigimiz anda tum benligimizle sevebilir, takdir edebiliriz. Diger zamanlarda ise sevgi ve ilgi acligimiz ustun gelir, tum hareketlerimiz kazanma amacimiza hizmet eder. Ve ben, sana ne verirsem vereyim benden daha fazlasini isteyeceksin. Ya elimde olanin tamami buysa? Ya tek yapabildigim senin o cig sehvetine sonsuz bir merhametle karsilik vermekse? Bu da yeterli, isleri yurutuyor. Yanlis seyler yapmiyoruz, normalin sinirlamalarina boyun egiyoruz. Bana baktiginda sen belki beni opup opemeyecegini dusunuyorsun, bense sana istedigini vermesem de beni sonsuza dek iyilikle hatirlayacagini biliyorum.

Çarşamba, Temmuz 21, 2010

Lied Vom Kindsein || Cocuklugun Sarkisi

Als das Kind Kind war,
ging es mit hängenden Armen,
wollte der Bach sei ein Fluß,
der Fluß sei ein Strom,
und diese Pfütze das Meer.

Çocuk çocukken,
Kollarını sallayarak yürürdü,
Derenin ırmak olmasini isterdi,
Irmağın da sel,
Ve şu birikintinin de deniz olmasını.

Als das Kind Kind war,
wußte es nicht, daß es Kind war,
alles war ihm beseelt,
und alle Seelen waren eins.

Çocuk çocukken,
Çocuk olduğunu bilmezdi,
Her şey yaşam doluydu,
Ve tüm yaşam birdi.

Als das Kind Kind war,
hatte es von nichts eine Meinung,
hatte keine Gewohnheit,
saß oft im Schneidersitz,
lief aus dem Stand,
hatte einen Wirbel im Haar
und machte kein Gesicht beim fotografieren.

Çocuk çocukken,
Hiçbir şeyden haberi yoktu,
Alışkanlıkları yoktu,
Genelde bağdaş kurup otururdu,
Sonra kalkıp koşmaya başlardı,
Saçının bir tutamı hiç yatmazdı,
Ve fotoğraf çektirirken poz vermezdi.

Als das Kind Kind war,
war es die Zeit der folgenden Fragen:
Warum bin ich ich und warum nicht du?
Warum bin ich hier und warum nicht dort?
Wann begann die Zeit und wo endet der Raum?
Ist das Leben unter der Sonne nicht bloß ein Traum?
Ist was ich sehe und höre und rieche
nicht bloß der Schein einer Welt vor der Welt?
Gibt es tatsächlich das Böse und Leute,
die wirklich die Bösen sind?
Wie kann es sein, daß ich, der ich bin,
bevor ich wurde, nicht war,
und daß einmal ich, der ich bin,
nicht mehr der ich bin, sein werde?

Çocuk çocukken,
Şu soruları sormanın zamanıydı:
Ben neden benim de sen değilim?
Neden buradayım da orada değilim?
Zaman nerede başlar ve uzay nerede biter?
Güneşin altında yaşam sadece bir hayal değil midir?
Gördüğüm, duyduğum, kokladığım,
Sadece bu dünyanın önündeki bir dünyanın sanrısı değil midir?
Gerçekten de kötülük ve kötü insanlar var mıdır?
Nasıl olur da şimdi varolan ben,
Varolmadan önce yoktum,
Ve bir zamanlar ben olan ben,
Artık ben olmayacağım?

Als das Kind Kind war,
würgte es am Spinat, an den Erbsen, am Milchreis,
und am gedünsteten Blumenkohl.
und ißt jetzt das alles und nicht nur zur Not.

Çocuk çocukken,
Ispanağı, bezelyeyi, sütlacı ve haşlanmış karnıbaharı,
Ağzında gevelerdi,
Şimdi hepsini yiyor ve sadece zorunluluktan değil.

Als das Kind Kind war,
erwachte es einmal in einem fremden Bett
und jetzt immer wieder,
erschienen ihm viele Menschen schön
und jetzt nur noch im Glücksfall,
stellte es sich klar ein Paradies vor
und kann es jetzt höchstens ahnen,
konnte es sich Nichts nicht denken
und schaudert heute davor.

Çocuk cocukken,
Birden bire yabancı bir yatakta uyanırdı,
Ve hala tekrar tekrar uyanmaya devam eder.
Pek çok insan ona güzel görünürdü,
Şimdiyse sadece tesadüfen öyle görünür,
Apaçık bir cennet hayali kurardı,
Artık en fazla tahmin edebilir,
Yokluğu anlayamazdı,
Ve bugün bu düşünce tüylerini ürpertir.

Als das Kind Kind war,
spielte es mit Begeisterung
und jetzt, so ganz bei der Sache wie damals, nur noch,
wenn diese Sache seine Arbeit ist.

Çocuk çocukken,
Hevesle oyun oynardı,
Şimdi de durum aynıdır,
Yalnız yaptığı şey işle ilgili ise.

Als das Kind Kind war,
genügten ihm als Nahrung Apfel, Brot,
und so ist es immer noch.

Çocuk çocukken,
Elma ve ekmekle beslenmesi yeterliydi,
Ve hala da yeterlidir.

Als das Kind Kind war,
fielen ihm die Beeren wie nur Beeren in die Hand
und jetzt immer noch,
machten ihm die frischen Walnüsse eine rauhe Zunge
und jetzt immer noch,
hatte es auf jedem Berg
die Sehnsucht nach dem immer höheren Berg,
und in jeder Stadt
die Sehnsucht nach der noch größeren Stadt,
und das ist immer noch so,
griff im Wipfel eines Baums nach dem Kirschen in einem Hochgefühl
wie auch heute noch,
eine Scheu vor jedem Fremden
und hat sie immer noch,
wartete es auf den ersten Schnee,
und wartet so immer noch.

Çocuk çocukken,
Dutlar ellerini sadece dutların dolduracağı şekilde doldururdu,
Ve yine öyle doldurur,
Taze cevizler dilini pütür pütür yapardı,
Ve hala da yapar,
Her dağın tepesinde,
Daha yüksek dağların özlemini çekerdi,
Ve her şehirde,
Daha büyük bir şehrin özlemini çekerdi,
Halen de çeker,
Ağaçların en yüksek dallarındaki kirazlara coşkuyla uzanırdı,
Bugün de öyle uzanır,
Yabancılardan çekinirdi,
Ve halen de çekinir,
Yılın ilk karını beklediği gibi,
Bekler yine.

Als das Kind Kind war,
warf es einen Stock als Lanze gegen den Baum,
und sie zittert da heute noch.

Çocuk çocukken,
Bir değneği mızrakmışcasına ağaca fırlatırdı,
Ve o mızrak bugün bile orada titrer durur.

Peter Handke

Bayanlar ve baylar, bu benim ilk çeviri denememdir. Dikkatinizi çeken bir hata veya düzeltme olur da beni bilgilendirirseniz müteşekkir olurum.

Sirca Fanus: Benim Sylvia Plath'im

Lois Ames, Sırça Fanus’un sonunda Plath’ın intiharının çok da beklenmedik olmamasını bizlere Eshter’ın şu sözlerini hatırlatarak açıklıyor:

Bir gün, bir yerde -okulda, Avrupa’da, herhangi bir yerde- o boğucu çarpıtmalarıyla sırça fanusun yeniden üzerime inmeyeceğini nasıl bilebilirdim?

Ve ekliyor;

O sırça fanus ki bir kez çok parlak ve başarılı bir biçimde, görünüşe göre tamamen ondan kurtulmuş, ama onun içinde yaşamış bir insanın berrak anlatımıyla, “sırça fanusun içinde ölü bir bebek gibi tıkanıp kalmış biri için dünyanın kendisi kötü bir düştür,” diye yazmıştı.

Esther’in Irwin’le beraber oldugu bolumun uzerine bir inceleme: "Plath’ın yazdığı gibi, yeni kişiliklerimi ben de pek çok adamın üzerinde denemeye çalıştım. Tıpkı onun gibi “bakireliğimi boynuma asılmış bir değirmentaşı gibi” taşıyordum. Önem vermediğimi göstermeye çalışırken bu küçük detayı kutsallaştırıp ritüellere dökmeyi bekleyemezdim. Yine de söyleyemiyordum. Sanki bu sözcük ağzımdan çıkar çıkmaz saçlarıma, özneme sarılacak, cildimin kıvrımlarına yerleşecek ve sinsi sinsi hiç gelmeyecek olan doğru anı bekleyecekti.

Her şey, bugüne kadar bana anlattıkları gibi tıpkı, aniden oldu. “Acıyor” dedim ve sona erdi. Kıyafetlerimizi çıkarmamıştık bile. Arka bahçede oynayan, içlerinden birinin adı Mustafa olan çocuklardan başka hiçbir şey düşünemedim bu birkaç dakika boyunca. Bir de onun sakalının küf koktuğunu duyumsuyordum belli belirsiz. İçinde bulunduğum kimbilir kaç senedir temizlik görmemiş, ağır battaniyeli ve eski mobilya dolu şıkışık odada içime fenalık geliyordu. Öte yandansa minnet duyuyordum bu kaba saba, incelik bilmez adama. Çünkü bakire olduğumu anlamış olsaydı yapmayabilirdi, ve neyse ki anlamayacak kadar umursamazdı.

İzin isteyip tuvalete gittim ve o mucizevi değişimin kendini hissetirmesini bekledim. Pis ve yabancı bir klozetin üzerinde otururken bacak aramdaki hafif zonklamadan başka hissettiğim tek şey sıvılaşıp civa gibi içime yayılan ve tuttuğu köşelere çöreklenip ağırlaşan salt ve sakil boşluktu. Bu anı Sylvia zaten yeterince güzel anlatmış: “… niyetlendiği şeyi yapıp yapmadığından emin değildim. Belki de bakire oluşum ona bir şekilde engel olmuştu. Ona hala bakire olup olmadığımı sormak istedim, ama bunu yapamayacak kadar tedirgin hissediyordum kendimi. Bacaklarımın arasından ılık bir şeyler sızıyordu. Şöyle bir uzanıp dokunacak oldum.”

Senelerce beklenip, onca erkeğe verilmeye niyetlenmiş ve bir daha da bir başkasına verilemeyecek olan şeyi elimdeki bir parça tuvalet kağıdının üzerinde tutuyordum işte. Ona bir zafer edasıyla baktım, aynaya gülümsedim ve “büyük bir geleneğin parçası olduğumu hissettim”.

Çok uzun sayılmayacak bir zaman, çokça gözyaşı ve kalp sıkışıklığından sonra bunu yaptığıma pişman olmamaya karar verdim. Artık bu hayatta kendimi sakınmam gereken hiçbir kötülük kalmamıştı. Nasıl olsa daha fazla kirletilemezdim. Böylelikle sırça fanusum başımdan bir miktar yükselmiş, boynumdaki değirmentaşı rüzgarı önüne katarak havalanmış ve kaybolmuştu. Yine de şüphesiz kendi ekşimiş havamdan bunaldığım zamanlar oluyor. Ekseriyetle başıma bir yaklaşıp bir uzaklaşan o sırça fanusun beni ne zaman tamamen nefessiz bırakacağını kestiremiyor ama bunun er ya da geç bir gün hiç geçmemecesine gerçekleseceğini hissediyorum. "


Hayat Kurtaran

Günün son ışıkları, okyanusa bir kaç adım uzaklıktaki minik tahta evin verandasına dokunuyordu parmak uçlarıyla. Sahile usulca dalgalar vururken, rüzgar uğuldamaya başladı çok uzaklarda, bunu müteakip rüzgar çanının belli belirsiz şarkısı doldurdu verandayı.

Omzuna özensizce atıverilmiş mürdüm rengi şalının üzerinde uzun, dalgalı, bal rengi saçları sırtına dökülüyor, oradan kuyruk sokumuna kadar uzanıyordu neredeyse. Büyük, tahta kapının hemen yanındaki eşikte duran tahta askılığa asılı krem rengi pardesüsünün hemen altında, oraya yıllar önce özenle bırakılıp bir daha asla hatırlanmamış gibi duran tozlu iskarpinleri giydi. Önce sol, sonra sağ. Kapıyı araladı ve önünde uzanan altın sarısı kumlara, günbatımında şimdi ismini hatırlayamadığı bir kaç renge dönüşmüş suya, huzurlu dalgalara, uzakta belli belirsiz gözüken minik adacıklara baktı bir süre. Kapıyı biraz daha aralarken inlemeye benzer bir gıcırtı çıktı duvara bağlandığı yerlerden, açılan kapıdan içeri sokulan sinsi rüzgar kapının hemen yanındaki pencerenin naftalin kokulu perdelerini havalandırdı kısa bir an için de olsa. Dışarı çıktı rüzgarın etkisiyle sola yatan saçlarını suratından çekerek, ayaklarını sürüye sürüye hemen köşedeki eski, sağ kolu defalarca kırılmış ve başarısız bir şekilde tamir edilmiş gibi gözüken, tahta, sallanan sandalyeye ulaştı, sağlam koluna tutunarak oturdu ona. Kollarını kavuşturdu, gözlerini günün son saatlerine ev sahipliği yapan ufka dikti ve ağır ağır sallanmaya başladı.

Lacivert gözlerinin şeklini anlatmak güçtü, büyük ve birbirinden uzaklardı. Kaşları çok açık renk olmakla beraber muntazam şekilliydi ve gözlerinin bu hali nasıl oluyorsa suratındaki yalnız ifadeyi perçinliyordu. Sol kaşının ucunda, bir iki milim ötede ufak bir ben vardı ve bu belki de çok da göze çarpan bir özelliği olmayan yüzündeki en samimi detaydı. Şakaklarındaki bir kaç kırışık dışında pürüssüzdü yüzü, kıvrık ama kısa kirpikli gözlerinin altı, dolgun ve şeftali rengi dudaklarının kenarları.. Kaç yaşında olduğunu çıkarmak güçtü. Ona baktığınızda ne düşündüğünü, nereden geldiğini, nereye gitmekte olduğunu, yüzüne bu yüzyıllardır oradaymış ve bir şeyi bekliyormuşcasına yerleşmiş hüznün hikayesini öğrenmeniz imkansızdı.

Yavaşça doğruldu, rüzgarın bir ileri bir geri salladığı alçak bir sesle gıcırdayan kapıya baktı. Rüzgar çanından yansıyan akşam güneşi gözünü aldı, gözlerini kıstı aniden. Derin bir nefes aldı. Telefon çalıyordu. Eski telefon sesiydi bu, ortasında yuvarlak bir numara çevirme tahtası bulunan, parmaklarınızı çevirmek istediğiniz numaranın üstündeki deliğe geçirmek suretiyle dairenin en altındaki metal engele kadar ittirdiğiniz ve bunu yaparken tok, zil sesine benzer neşeli sesler çıkaran, ahizesi ana parçaya burgu burgu bir kabloyla bağlanmış, ekseriyetle yeşil ve bordo renginde görülen telefonlardandı çalan. Çaldı çaldı çaldı, arayan her kimse karşıdan bir cevap alana kadar kesinlikle vazgeçmeyecek gibi gözüküyordu. O umursamadı, ses doğrultusuna yönlenmiş herhangi bir harekette bulunmadı. Yalnızca, gözlerindeki ifadesizlik yerini günün son saatlerini bir daha asla göremeyecekmiş de şimdiden özlemeye başlamış gözlere özgü bir duruluğa bırakmıştı. Gözleriyle alt göz kapağı arasında biriken yaşlar belli belirsiz seçilebiliyordu. Ani bir karar almış gibi ayaklandı ve telefon sesinin geldiği kapının ters yönüne doğru yürümeye başladı telaşsız adımlarla, basamakları indi ve kuma bastı iskarpinli ayaklarıyla. Sonra eğilip çıkardı onları, sağ eline tutuşturdu iki çifti de. Gözleri, çıplak ayaklarının altında ezilirken okşanmaktan ve zevkten mayışmış bir kedinin guruldamalarına benzer sesler çıkaran kum taneciklerine sabitlenmişti.

Yürüdü, yürüdü. Denize ulaştı, gelen ilk dalgaya düşünmeden teslim etti parmak ucunu. Sağ eline aldığı iskarpinleri bıraktı kıyıya ve doğrulup artık görünmez olan ve giderken gökyüzündeki tüm ana renkleri de beraberinde götüren güneşi aradı gözleri. Sonra da, su beline gelene kadar çekine çekine yürümeye devam etti. Omzundaki şalı çıkarıp öylesine savurdu, rüzgar onu bir kaç metre ötede gittikçe büyüyen dalgaların üstüne fırlatmıştı bile. Bir dalga daha, ve su göğüs hizasındaydı. Ve bir sonraki, boynundaydı. Ve hemen sonrasında görünen tek şey ıslak bal rengi saçlarıydı ve dalgalar şiddetlenmeye devam etti, onun bir zamanlar yeryüzüne ayak basmış olduğuna dair tüm kanıtları yok ederek.

Geriye sadece kıyıdaki iskarpinler kaldı ayak izlerini hatırlayan.

First Draft


Yolun orta yerinde duruyorlar.
Yagmur yagiyor, bardaktan bosanircasina.
Birbirlerine bakiyorlar, gozlerini kirpmaksizin.
Gece ruzgarsiz ve tembel. Ne bok yediklerini bilmiyorlar.

Giriş:
Odadalar. Yatağın ucundaki kız ayak parmaklarına kırmızı oje sürüyor. Üzerinde beyaz kocaman bir gömlek dışında hiçbir şey yok ve saçları omzundan beline doğru dökülüyor. Çocuksa pijaması ve atletiyle yatağa uzanıp sırtını duvara dayamış, kitap okuyor. Başuçlarındaki abajurdan tatlı bir ışık yayılıyor. Tavandakiyse rengarenk. Yerdeki radyodan hareketli ezgiler duyuluyor.

Bir sahne:
Banyodalar. Kız küveti doldurup içine girmiş ve başını geriye doğru atmış. Çocuk traş oluyor. Kız, geriye attığı başının tepesinde toplamış saçlarını gevşekçe. Tembelce çeviriyor başını, hafif kısık gözleriyle erkeğin traş olmasının bütün safhalarını gözle görülür bir şehvetle seyrediyor. Çocuk yüzünü yıkadıktan sonra ona bakıyor aynadan. Kız kalkıp çocuğun yanına gidiyor ve birbirlerine dokunmaya başliyorlar. Ateşli bir sekilde öpüşuyorlar ve çocuk kızı kucağına alıyor. Kız çocuğun beline doluyor bacaklarını. Erkek hoyratça duvara yaslıyor kızı. Ve sonra duruyorlar. Kız gidip kapının arkasından bornozunu alıyor ve çocuğa bakmadan dışarı çıkıyor.

Bir başka sahne:
Cocuk mutfakta yemek yapıyor. Kilitte dönen anahtar sesi duyuluyor ve kız elindeki kesekağıdıyla içeri giriyor. Elinde; bir kaç faturayla beraber çocuk için de bir mektup var. Ceketini çıkarıyor, getirdiği malzemeleri telaşsızca yıkıyor ve salata yapmaya başlıyor. Günlerini nasıl geçirdiklerinden bahsediyorlar bu sırada neşeyle.

Sonuç:
Sonrasında tekrar salonlarındaki beyaz kanepede otururken goruyoruz onlari. Kız, cocugun kucağında yatiyor. Çocuk kizin saçlarını okşuyor yavaşça. Karşılarındaki eski televizyonda siyah beyaz bir film oynuyor. Arada birbirlerine bir şeyler söyleyip liseli genc kizlar gibi kıkırdıyorlar. Bu sırada durmadan telefon çalıyor.


Senden Adam Olmaz

Çocukluk, doğmuş olmanın sancısıyla başlayıp, anlamanın korkunç acısını yavaş yavaş öğrenmenizin ardı sıra ergenlikle boyut değiştirerek devam eden bir işkencedir. Çocukların dünyası sanıldığı gibi pembe tarçın kokulu toz bulutlarıyla kaplı değildir. Odanızdaki oyuncakları, kitaplardaki hep iyiden yana olan karakterleri gerçek dünyada arar ve bulamazsınız. Gökyüzü duvarınızın toz mavisini andırmaz, hırkanızın üzerindeki çilekler her zaman gerçek hayattakinden daha güzeldir. Sadece anne ve babanızı, apartmandaki arkadaşınızı, eve gelen bakıcıyı ve belki varsa komşunuzun büyük çocuklarını tanırsınız. Ve sadece mutlu olduklarında sizinle ilgilenirler. Bence çocukluk, şehirlerarası uzun bir gece yolculuğudur. Otoban kenarındaki benzinlikte çömelip çişinizi yaparken titremektir. Arabanın arka koltuğuna sırt üstü yattığınızda yüzünüzden geçip giden elektrik telleri ve sokak lambalarıdır. Sizi uyandırmamak için anne babanızın kısık sesle tartışması ve annenizin ağlayarak sigara içmesidir. Radyodaki cızırtılı sesiyle Sensizliğin acısını sen nereden bileceksin ki diyen İlhan İrem’dir. Yol sesidir. Bilinmezliğe son süratle yaklaşırken yanınızdan geçip giden arabanın uzayıp içinize işleyen kornasıdır. Hayatta olmanın ne demek olduğunu öğrenmektir.

Sihrin Dili ve Edebiyati

Kokunu seviyorum.
Kendine özgü biraz da keskin.
Sana karşı, bir şey hissetmemek zor.
Bana çocukluğumu hatırlatıyorsun. Ağladığını görmedim, oysa ben çocukken çok ağlardım.
Senin programını yazdım ama beynim okumuyor, çalıştıramıyorum dosyanı.
Ilık ve yıldızlı gecelerde kulağıma çalınan kemana ne kadar da benziyorsun!
Çocuk parkına bakan eski evimizde, annem ateşimi dindirmek için sirkeli pamukla kompres yapardı bana. Alnıma havlu koyardı, serin ve ekşi kokulu. İşte sen de öyle bir hissin, alnıma konan havludan bir farkın yok!
O evdeki tüm anılarım ikiye bölünüyor ortasından, kremayla hem de. Her iki tarafı da içine doğru kıvrılmaya başlıyor sonra, ve birbirine geçmiş spiraller oluşuyor.
Yeşil gece lambam gibi, prize takılıp bütün gece solgun bir ışık yayan.
Işığı duvar kağıtlarıma değip kağıt bebeklerimin üstüne düşerdi her gece.
Uğur böceği doğum günü pastam da ikiye bölünüyor, hani şu suçiçeği olduğumda alınan, hani ben beş yaşındayken.
Pembe, mor, mavi bulutlu nevresimlerim vardı, arkasındaki ağacın yansımasını tanrı sandığım mavi perdemin kapattığı pencereme bakan.
Kedi gözü siyah rugan ayakkabılarım, beyaz kilotlu çorabım, piyanomun üzerindeki nota koyduğum bölme… Hepsi ama hepsi ikiye bölünüyor.
Boyum yetmediği için sandalyemin üzerine konulan eski püskü, kocaman ve yumuşacık yeşil kadife kaplı minderler de iki ağaç arasına gerilen ipe çarşaf geçirilerek yapılan salıncağım da öyle, bölünüyorlar durmadan.
Güzel bulduğum her şeye dokunma huyumdan elime batan gül dikenleri ve tahta bahçe masasının kıymıklarının acısı dün gibi aklımda.
Lacivert sabolu ayaklarıma ait bileklerimi çok burkardım ve dizlerim yara bere içindeydi hep.
Biliyorum, kızıyorsun; ama işte bu yüzden kuruyan yaraların üzerindeki kabukları soymaya bayılıyorum.
Seni soymaya bayılıyorum.
Açıkta kalan her parça bi kere daha hayretle ve beğeniyle gözlerimi ışıldatıyor.
İkilemeleri sevmiyorken nasıl oluyor da bazı kelimelerin üstüne bu kadar basabiliyorsun?
Hızlı hızlı yürüyorsun sevgilim, sana yetişmek için adımlarımı büyütüyorum ama asla yan yana olamıyoruz.
Elini tutmanın zevkini anlatmamı ister misin? Ara sıra alınan kağıt helvanın tadı gibi ya da yorulduğumda babamın beni sırtına alması gibi, nadir elime geçen güzel şeylere benziyor.
Çocukken bacaklarımın üstü ağrırdı sık sık, boyum uzuyor sanırdım ve sarı bi şurup alırdım geçsin diye.
Tadı çok kötüydü ama bana iyi geldiği için severdim.
Belki de bana iyi geldiğin için, tanrım, ne kadar lezzetlisin!
Üstüme annemin fularlarını bağlardım ve kendime bakıp kendimi çok beğenirdim ama aslında bana hiç yakışmazdı, bazı yerlerim açıkta kalırdı.
Seni üstüme giyiyorum gizli gizli, iznim olmadan ve kendime bakıp beğeniyorum ama çok da ben gibi hissetmiyorum.
Hep hayal ettiğim dünyalarda mükemmel hayatlar yaşayan benler var.
O benlerden birinin anılarından alınıp benimkilere konmuşsun sanki.
Senden asla yeterli dozda alamıyorum.

Jism

Akşamın fluluğunda koyu kırmızı, yer yer gri düşünceler uçuşuyor zihnimde. Deli gibi uykum var, yalnızım. Elimi tutan, bana bakan, beni dinleyen, beni seven, beni unutmayan, beni hayatından çıkarmayan insanların varlığından bağımsız olarak. Bardak altlıkları, yüzler, ışıklar, kediler, sakallar-bıyıklar, insanlar birbirine giriyor. Aynı yatakta yatmaya dayanamayıp kendilerini başkalarının yataklarına atan karı kocaları düşünüyorum. Kendini bulmak, kendini yaşamak kisvesi altında gerizekalılığının ve sorumsuzluğunun tadını çıkaranları. Bir cep telefonundan sıçrayıp, havada süzülen ve bir diğer cep telefonuna düşen sözcükleri hayal ediyorum. Seni özledim. Sana ihtiyacım var. Bu akşam eve gelmeyeceğim. Seni görmek istemiyorum. Seni sabaha kadar sikmek sonra göğsünde uyumak istiyorum. Seni ısırmalıyım. Sana bir sürprizim var. Lütfen ağlama. Şu an yoldayım. Sokaklar, kızlı erkekli sarhoşlar birbirine karışıyor. Kokoreç kokusu, yağmur kokusu, ıslak köpek kokusu, taksi kokusu. Sevmiyorum, bu şehirde aklımı bir türlü boşaltamamayı sevmiyorum. Ve buna bayılıyorum bir yandan. Geceleri rahatsız uykumdan uyanıp alacakaranlığı içime çekiyorum ve penceremde usanmadan öten kuşlara bir kez daha zevkle lanet ediyorum. Uyanıyorum ve hemen yazmaya başlıyorum. Uykuya yedirilmesi, olduğu yerde bırakılması ve unutulması gereken cümleleri parmaklarımdan klavyeye aktarıyorum ki büyü bozulsun. Yazıya aktarılanlar, sadece düşünüp heyecanlandığın ama asla dünyaya kusmadığın fikirler kadar değerli değildir, hiçbir zaman. Unutmamaya çalışmana rağmen silinip giden her şey eşsizdir.

Klisesaever*

Spot. Otobüs duraklarına güneşten önce varan, işe giderken dün akşam karısıyla ettiği kavgayı ya da çocuğunun dersane taksidini düşünen göbekli, ütülenmekten parlamış açık mavi kumaş pantolonlu imitasyon altın saatli memur Hüseyin. Spot.Yalnız yaşayan, orta yaşlı, orta halli, hala 20 sene önce kaybettiği annesinin ördüğü kazakları giyen, salı ve perşembe yardıma gelen kadına düzenli olarak zeytinyağlı enginar ve bakla pişirmesini buyuran Ersan Dayı’nın, yalnız bir akşam yemeği sonrası su bardağından içilmiş şarabı başucundaki sehpada durmak suretiyle televizyon başında uyuyakalması. Spot. Cinsiyet bölmesine “kadın” yazan nüfus memuruna içerleyerek ölçülü bir telaşla “Kadın değil kız” diyen saçları röfleli, kaşları asimetrik olmak suretiyle yay şeklinde alınmış, pembe sedefli ojeyle boyanmış uzun yuvarlak tırnaklı elleriyle saçındaki firketeleri düzelten balık etli, ev yemeği kokulu Atifet Hanım. Spot. Yazın kötülükleri: 1- Umarsızca etrafa saçılmış çirkin ve bakımsız ayak yığını. 2- Tombul bacakları kapatmaya yetmeyecek kısalıkta herhangi bir etek veya elbise. 3- Ter, ter kokusu ve ıslak koltuk altları. 4- Geçici dövme hevesi. Spot. Sigara içmek ve biraz dinlenmek için banklara oturan genç, yaşlı yalnız insanlar. Spot. Tek başına şehirlerarası otobüs yolculuğu yapmak ve profesyonel yolcunun el kitabı. Konubaşlıkları: 1- Laptop’ı idareli kullanmak. 2- Eğlenceli bir kitap okumak. 3- Şarjı tam doldurulmuş bir Mp3 çalar. 4- Sudoku veya kare karalamaca. 5- Yastık. Spot. Günün 12 saati mahallenin kasabı Sinan Beyamcanın dükkanın yanındaki klimasız 4 metrekare dükkanında oturan gariban esnaf Mahmut Abi’ye çektirilen 25 yekare değerindeki hüviyet fotokopisi. Spot. She wants revenge ve Beşiktaş çarşısı paradoksu. Spot. Otobüste para ödenen yere halı seren tek zihniyet: Türkiye Cumhuriyeti’nin nadide Belediye Otobüsleri. Spot. Otobüs ve vapur aşklarına inanan bünyemin en yeni icadı: Aynı bakkala 2 saniye aralıklarla gelip aynı cümleleri kurmak suretiyle 1,5 lt soğuk su isteyen iki insanın “bakkal aşkına” inanmak. Spot. Günlük krizlere ani ve akılcı çözümler diye kart bastırıp bu işe girişsem? Spot. İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nden insan manzaraları: Ücretsiz internet bağlantısı bulduğu her yerden oyun sitesine giren bel boyu, esmer, çatal sesli, basık suratlı çocuklar. Karşıma oturan biri erkek güzeli olmak suretiyle iki genç, konu muhtemelen ehliyet. Ve tabi bir de gözlerini kaçırmadan üstüme dikmiş ne yazdığımı merak eden sarı “abidas” t-shirtlü ketan abicağız var. Çok şeker, çok naif. Spot. Yolda yürüyodum, yeşil yandı yayalara, bunu tam karşıdan karşıya geçerken düşündüm, devamlı olarak yaptığım şeylerden biriymiş gibi davranmak hoşuma gitti: İnsanların mevsimlik versiyonları var yahu, ve ben yazlık versiyonlara bakarak kışlıkları tahmin etmeye çalışıyorum. Şöyle ki; yazlık modelinde frenchli ayak tırnakları, altın rengi bantlarının üstünde şıkır şıkır parıltılı taşlar sarkan orta kaliteli parmak arası terlik giyen bir hanım teyzemiz, kışın da muhtemelen aynı tarz bir yerden alınmış, aynı kalitede, sivri burunlu, yalancı deri, tarak kemiğinden deforme olmuş, ince topuklu bir çizme giyiyordur. Spot. Kendi kendine oturup yazı yazmak çok konuşma isteğine veya yetersiz uyarıma delalet eder mi?


Not: Her cümlenin başında kullanılan spot kelimesinin amacı İngilizcede “dur!” anlamına gelen “stop!” kelimesine benzerliğinden yola çıkarak okuyucunun zihnindeki diğer aktiviteleri bir anlığına durdurup cümlede anlatılanlara odaklanmasını ya da bir nevi “algısının spotlarını” çevirmesini sağlamaktır.

* klişeyi seven ve/veya klişe-kaydeden.

Ruyalarin Gelecekle Bir Ilgisi Yoktur

Merdivenleri can havliyle çıkarken sana koştuğumu biliyordun değil mi? Parkeler yeni cilalanmış gibi kokuyordu yine. Deri koltuklarla duvardaki raflara dizilmiş kitaplar çok ince bir toz tabakasıyla kaplıydı. Perdesiz geniş camlar silineli nereden bakarsan bak bir hafta olmamıştı. Pencerelerden gözüken kar, beyaz ve kocaman bir gerdanlık gibi dünyanın yakasına yapışmıştı, evse radyatörlerden yayılan ruhsuz bir sıcaklıkla dalgalanıyordu. En üst kata geldim en sonunda, masanın başında… Yok, hayır orada kimse oturmuyordu, bilemedin ama üzerinde altın rengi gövdeli, yeşil camlı dedektif lambalarından vardı. Şöminenin üstündeki duvarı boydan boya kaplayan, Van Gogh’un The Pont du Varrousel and The Louvre reprodüksiyonunda, nehrin kenarına yanaşmış bir bota binmek üzere olan kadınla konuşmakta olan dedem dönüp bana göz kırptı. Bu sırada fark ettim ki-zor olmadı pek zira odanın orta yerinde duruyordu-, çatıya açılan merdiven açık bırakılmıştı. Merak ettim. Gövdem yukarıda kalıncaya kadar tırmandım ve seni gördüm. Tanrım ne şirin bir yaratıksın, minicik bir karınca. Bu arada söylemeyi unuttum, gelirken yolda bir çubuk bulmuş, sana göstermek için alıp cebime atmıştım. Bir de gelirken salıncak gördüm bir tane, o da karla kaplıydı. Salıncak olduğunu da güç bela anlayabildim çünkü üstüne yığılan kardan dolayı kısmen parçalanmıştı. Neyse canım bak; çatıya çıktım dedim ya, karın yüksekliği orada taa dizime kadar ulaşıyordu, ama sadece çatının üstünde! Dünyanın geri kalanıysa günlük güneşlik bir fonun ağırlık merkezine konuşlanmış coca cola brandalı bir çay bahçesinde ice tea içerek okey oynayan bir grup yeniyetme kadar tasasızdı. Altın rengi kumlar, türkuaz deniz, berrak bir gökyüzü… Bora Bora adasını bilir misin? Ta kendisi, ufukta Foucault Sarkacı gibi salın salın salınmaktaydı. Çubukla seni dürtükledim biraz, hemen attın kendini ucundaki delikten içeri. Dışarı çıkarken başparmak büyüklüğünde, siyah, semiz bir akrebe dönüştün. Akreplerin gözleri olur mu en ufak bir fikrim bile yok fakat iki minik siyah gözü andıran zeytinlerinle bana bakıp kafanı salladın, buna eminim. Sonra tıngır mıngır yürüdün akarların oraya ve kendini karlı çatının köşesinden mavi krema kaplı sulara bıraktın.

Halic Gunlukleri

Sarı siyah, çizgili, solgun ve pamuklanmış t-shirtinin belini zar zor kapadığı yerde ucuz pantolonlara özgü fermuarlardan vardı. Kalitesiz bir kemer, yer yer zifte benzeyen siyahlıklarla lekelenmiş parlak füme dar bir kot ve sivri burunlu ayakkabılar. Kel kafası, gri-beyaz saçları ve özensizce kısaltılmış üç günlük kirli sakalı yorgun suratındaki tekinsiz ifadeyi perçinliyordu. Onun ipe sapa gelmez biri olduğunu düşünebilirdiniz kolaylıkla, yalnız başınıza ıssız bir sokakta karşılaşsanız arkanızı dönüp boğazınıza çullanan sessiz çığlıkla, can havliyle kaçacağınız biri olduğunu düşünebilirdiniz. Oysa ki bence o sadece korkunç yalnızdı. Gündüzleri Tophane’de bir nargile kafede çalışır, iş arasında bodrum kattaki ufak odada üç-beş elemanla bir araya gelip kafayı cilalardı. Geceleriyse nispeten daha eğlenceli geçerdi çünkü o bir orospuydu. Karaköy’de işe çıkardı, bazen Eminönü’ne giderdi bazen Samatya’ya. Karanlık bakışları sadece yeryüzüne ve en az kendisi kadar kokuşmuş olanlara çevrilmiş kalkankardı. O bir orospuydu, cüzi miktarlara, beş liraya, bazen esrar parasına, çorba parasına; pis, göbekli, evli ve iki çocuk babası tefecilerle; takkeli, sol eliyle tespih çekerken sağ eliyle onunkini sıvazlayan otoparkçılarla, avuçiçi kadar bir odaya sardalye gibi istiflenmiş ranzalarda yaşayıp karın tokluğuna çalışan mevsimlik inşaat işçileriyle yatıyordu. Ve bundan zevk alıyordu.

Geceyarisi Ekspresi

Sokak lambalarından geceye sürünen yılışık bir yalnızlık dalgalanıyor camımın önünde. O ışık benim ama yalnız değilim. Gecenin şeytanları içkime karışıp vücuduma giriyor, buldukları tek şey biraz daha is. Kanım çekildi bir kaç zaman önce. Artık damarlarıma yalnız ruhların asla onların olmamış aşkları için sadece geceleri döktükleri gözyaşlarını dolduruyorum. Ellerimde karıncalar dolaşıyor. Minik ayak izlerini doğmalarına izin verilmeyen binlerce cenine benzetiyorum. Penceresini bir karıştan daha fazla açmayan lüks arabaların durup ucuz orospularla pazarlık yapmalarını izliyorum. Satırdan satıra atlarken kalemimi sadece insanların hayal kırıklıklarına ve tatminsizliklerine batırıyorum. Asla mürekkepsiz kalmıyorum. Bazı günler kendimi içinde sadece bir miktar kullanılmış resim olan bir odaya kapatıp duvara bakıyorum. Sarkan duvar kağıtlarının altına gizlenmiş tonlarca çürük et parçası hayal ediyorum. Binlerce yıl ötesinden kalmış günahları düşlüyorum, o etlerde nasıl bir görünüp bir kaybolduklarını yüzümde bir gülümsemeyle betimliyorum uzun uzun. Bebeklere tecavüz eden bir neslin çocuğuyum ben. Pislikten başka hiçbir şeyden haz alamıyorum. Erdemin kırbaçlarıyla anlar içinde inleyerek ölmektense suçluluk duygusuyla asırlar boyunca tiksinerek yaşamayı tercih ediyorum.

Malte Laurids Brigge'nin Notlari

...

Beşinci katta, yatağımda yatıyorum ve hiçbir şeyle kesintiye uğramayan günüm, akrepsiz yelkovansız bir saat kadranına benziyor. Çoktandır kayıp ve bir sabah vakti, sanki birisinin yanında kalmış da bakım görmüş gibi, kaybolduğu zamankinden adeta daha yeni, iyi ve bozulmamış, eski yerinde duruyor bulduğumuz bir şey misali, yorganımın üstünde yer yer çocukluğumun kayıpları duruyorlar, hiç eksilmemişler. Bütün kayıp korkular yeniden karşımda.

Yorgan kenarından çıkmış küçük bir yün ipliğinin sert ve bir çelik iğne gibi sivri olduğu korkusu; geceliğimdeki şu ufacık düğmenin başımdan büyük ve ağır olduğu korkusu; şimdi yatağımdan düşen şu ekmek kırıntısının yerde cam gibi kırılacağı korkusu ve böylelikle her şeyin, her şeyin sonsuza kadar parçalanacağı telaşı; açılmış bir mektup zarfının yırtık kenarı, kimsenin görmemesi gereken gizli bir şeydir; o kadar değerlidir ki, odanın neresinde saklanırsa saklansın, emniyette olamaz korkusu; uyursam, sobanın önündeki bir kömür parçasını yutarım korkusu; rasgele bir sayının, kafamda, boş yer bırakmayacak şekilde büyümeye başlayacağı korkusu; bağırabilirim, kapıma üşüşürler, derken kapıyı kırarlar korkusu; kendimi açığa vururum da korktuğum şeylerin hepsini söylerim korkusu ve hepsi de söylenmeyecek şeyler olduğu için hiçbirşey söyleyemem korkusu ve öbür korkular…korkular.

Çocukluğum için Tanrı’ya yakardım, işte geri geldi çocukluğum ve öyle hissediyorum ki, çocukluk, eskiden nasılsa yine öyle ağır ve hiçbir şeye yaramamış yaşlanmak.

Behçet Necatigil’in çevirisiyle Rilke. Katıldığım görüşlerden biri, yazarla empati kurabildiğiniz otobiyografilerin kalbinize ayrı dokunduğudur. Ve şüphesiz, edebiyatı seven her insan yavrusu, sözcüklerinin yüz yıl(lar) sonraya ulaşıp bir kimsenin hayatla iletişiminin tercümanı olmasının kibirli hayalini kurar gizliden gizliye.