Yaklaşık bir sene geçmiş. Ama o bir türlü gelip de oldukça ahenkli ve çok işlevsel bir şekilde çok yakın duran harfleri doğru kombinasyonlarla aşındırıp manalı kelimelere, kelimeleri manalı cümlelere, bu cümleleri girişli sonuçlu, okuyana bir şeyler ifade edecek bütünlere dökememiş.
Dönüp yukarıdaki paragrafı okursam gözüme bir şey takılıyor: Okuyan. Burada, okuyan kaygısı duymamak istiyorum. Ama bu kaygıyı asla bırakamayacak da olabilirim, çünkü dönüp kendi yazdıklarımı sık sık okuyorum. Okuyan derken kendimden bahsediyorum. Kendimden üçüncü tekil şahısmışım gibi bahsetmem, kendimden bahsettiğim gerçeğini değiştirmiyor. Eskiden söylediklerim, yaptıklarım ve yaşadıklarımın ağırlığının üzerime binmesinden çok sıkıldım. Binip de napıyor? Bir şey yaptığı yok; nefesimi kesmiyor, belimi bükmüyor. Bir şey yaptığı yok işte ama düşüncelerim dönüp dolaşıp derinlere inip rüzgarda salınan perdeler gibi geçmişte kalan şeylere dokununca ürperiyorum. Dileğim o perdelerin bomboş, kocaman odalara açılması ve ne yönden, ne şiddette bir rüzgarla eserse essin uçlarının hiçbir şeye dokunmaması.
Dönüp yukarıdaki paragrafı okursam gözüme bir şey takılıyor: Eskiden. Eskiden dediğim şey, bugün, şu an, bu klavyeye basan parmaklarımla eskiden benim olan ve çok yakında hiç benim olmamış olacak bir yatakta uzanırken teşkil ettiğim gerçeklik ve şimdilik öncesinde kalmış her şeye tekabül ediyor. Eskiden yaşanmış her şeyi varsayılan ayarlar olarak kabul edip, her gün yeniden doğar gibi uyanmak istiyorum. Kendimi böyle hissettiğim zamanlarda çok uyuma durumum var. Evet, aslında her zaman çok uyuyorum ama böyle zamanlarda uyumayı kendime hak görüyorum. Çünkü düşünmek istemiyorum ve çok rüyalı dönemlerine girene kadar bu çok uykulu dönemler bana sonsuz sade bir boşluk ve geçici bir kaçış sağlıyor.
Dönüp yukarıdaki paragrafı okuyunca gözüme bir şey takılıyor: Uyku. Dünden veya bugünden kaçmak yerine yarının dün üzerine eklenerek getireceklerini engellemek amacı güden, gerçek bir uyku istiyorum. Hayatımda her şeyin bu kadar iyi ve bu kadar kötü gittiği, bu kadar tıkır tıkır işleyen ve fakat aynı zamanda bu kadar belirsizliğin ard arda sıralandığı bir başka dönem olmamıştı. Söylediklerim ne kadar anlamsız bir bütün oluşturuyor ve akılda bir şey canlandırmıyorsa hayatıma uzaktan bakınca ben de o kadar anlamsız bir bütün görüyorum.
Bundan böyle ortaya çıkacak sonuçtan memnun kalıp kalmayacağımı çok sorgulamadan adım atmak istiyorum. O yüzden geldim, mükemmel kombinasyonları araştırmadan harflere bastım. Her zaman istediğim ve istemeye devam edeceğim, doğrusallık ve istikrarı elde etmenin yolu buymuş gibi geliyor. Bundan böyle yapacağım bunu da diyemem, sonra verdiğim sözleri tutmamış oluyorum ve kendimden iyice soğuyorum. O yüzden, tek diyeceğim, bugün geldim ve bu harflere rastlantısallıkla çok yakınsak bir şekilde bastım. Darısı yarınların başına.
Pazar, Nisan 07, 2013
Salı, Haziran 12, 2012
Bir Yerlerde Sessizce Sürüklenen Şeyler Vardır
Gündüzleri güneşli pencerelerle dolu soğuk rüzgarlara açılırdı odanın, sigara kokusu burnumuzu tırmalardı. Gözleri dışa doğru şaşı kızlar vardı, Koreliler dahil değil. Gülüşlerimizi tutmak zorunda kalırdık, yan odadakilerin gülüşleri bizimkilerden önemliydi. Kendine ait küçük sırları varmış gibi davranmayı severdi. Ama onlar sır değildi ki, bana anlatırdı. Güzel bir şey öğretti yine de, kendine ait sırların olduğunda varlığına nasıl da güzel tutunabilirdin. Akşamları birbirimize olan sevgimizi şarkı sözlerine koyar gönderirdik eski telefonlardan. Kötü hissederdi, kötü hissettiğinde biz de buna ortak olalım isterdi. Cehennem başkalarıydı, eksik olmayan tek şey eksiklikti ve babanı öldürdüğünde özgürdün ya, söylenegelerek anlamsızlaşmış cümleleri biriktirirdi. Ondan başka herkesi sevebilirdi. Kendinden başka herkese dayanabilirdi. Kafamız güzel olunca açıp Kafka okurduk. Okuduklarımızdan mı yoksa içine kendimizi yerleştirdiğimiz çerçeveden mi bu kadar etkilenirdik, bilinmezdi. Ilık rüzgarların ayaklarını gıdıkladığı yaz akşamlarında bana bakıp beni görmemeni isterdim. Konuşmazdı, konuşmasaydı daha anlamlı olacaktı. Kendini benzemekten kurtaramadığı şeylerden tüm benliğiyle nefret ederdi. Kalbim hızla atardı merdivenleri tırmanırken, windows 95 vardı, yahoo mail vardı, Galata Kulesi vardı. Herkesin hayatta çok iyi yapabildiği en az bir şey olmalıydı. Çok güzel daireler çizerdi. Alışveriş listeleri yapardık, sonra gider o listedekileri alır eve gelirdik. Yazısı da kendi gibi güzeldi, duvarları doldurur, saatlerce televizyona bakardı. Işık bir maviye, bir mora, bir kırmızıya, bir sarıya dönerdi. Kargaları taklit eder, kedilerin kavgasıyla eğlenir, bir aşağı katta yaşanılan hayatlara özenirdik. Uzun yürüyüşler yapar, uzun yürüyüşlerden bahsederdik. Küçük bir bahçesi vardı, domates biber yetiştirir, bana dolma sarardı. Hayatını benimle geçirmeyi çok isterdi benimle geçirmeyeceğini çok iyi bilirken. Hiç aynı şeyi düşünemezdik, ayaklarımın fotoğraflarını çekerdi. Yapraklardan resim yapardı. Şampanyalar patlatırdı, oturup sabaha kadar tanımadığı bir adamı beklerdi. Samimiyetten bahseder, yanında samimiyetten bahsedenleri dinleyemezdi. Parmaklarını gözlerine daldırıp, kendinden daha önce hiç duymadığı kelimeleri çıkartırdı. Karanlıktı, gölgeliydi, pijamalıydı. Saçlarını günlerdir yıkamamıştı, kafasını kaşıdığında tırnaklarının içine pislikler dolardı. Günler önce içtiği kahvenin bardağına izmaritlerini yığardı. Her şeyi vardı, bir bisikleti, bir plağı ve yasemin kokulu eflatun bir elbisesi vardı, denize bakan evinde pis fayanslara yatıp mekik çekerdi. Buruş buruş ellerine bakıp sen de mi ölüceksin bir gün diye ağlamıştı. Daha ölmedi, sonra öldü. Kırmızı ayakkabılar iyiydi, onlar iyi ki vardı. Parlak olmalı ve Ege'nin yosunlarına dolanmalıydı. Püskülleri vardı, saçakları vardı, beyazdı. Balık Pazarı'ndan aşağı doğru yürür, deri ceketini canlı yengeçlere doğru fütursuzca sallardı. Piyanonun üstüne de oturmuştu çünkü küçük her şey güzel olabilirdi ama güzel her şey küçük değildi. Kafasını yana yatırıp kuramadığı cümlelerin kafasının üzerinde dönüşüne kapılarak bir öne bir geriye sallanırdı. Üstünü örtmezse örümcek ağlarına dolanacaktı. Yatmaktan poposu yara olacaktı, köşedeki adam kendi evine dönecekti. Ağaçlar üzerine devrilmişti, ama o devrilmedi, yürümeye devam etti. Ya da etmedi. Emin değildi. Masalar vardı, kıymıkları vardı, perdeler henüz küflenmişti. Burnunu tutardı, gözlerini kapardı, önemli değil derdi. Önemli değil. Önem-li. Ön-em-li. Çişi geldi, ne vardı yani, çişi gelmişti. Sinir oldu, öyle sinir oldu ki, sesini tizleştirerek taklidini yaptı. Adam bir şey çalıyordu ama o enstrümanın adını koyamadı. Henüz adı koyulmamış duygular vardı bir zamanlar, artık yoktu. Koltukları, yarısı yazılmaya tenezzül edilmemiş cümlelerle dolu kağıtlarla kaplar, yere otururduk. Değersiz hissederdim, değerli hissederdi, kolu bana değerdi, kahküllerini kendi keserdi, saçları prize girerdi. Boştu. Sokaklar, odalar, trenler, otobüsler. Bir grup adam, tehlikeliydi, tehlikeli gözükmek için tehlikeli olmak gerekmezdi. Ya da aynı adamlar o sokaklarda değil de üç beş enlem aşağıdaki sokaklarda dolanıyor olsalar kimse onlardan korkmayacaktı. Sabahları bana ekmek kızartırdı, yeni boyanmış tırnaklarını reçel kavanozlarına daldırırdı. Ayak parmakları gibi uzun sigaraları içerdi yeni döktüğü toprağı eşelerken, beş yıldır haber alamadığı karısının eve döndüğü bıkkın akşamüstünde. Yanımda durup da tir tir titremişti, saçları geçen gün aldığımız şampuan gibi kokuyordu. Yere uzandım, asfaltı hissettim, o beni hissetmedi çünkü canlılarla ölüler aynı şeyi hissedemezdi, öyleyse hiç canlanmamış olanlarla canlandırılmış olanlar da birbirlerine değemezdi. Bir şarkının içine bir köy kurmuştuk, o köy bizim köyümüz değil o köyde yaşadığını hayal ettiklerimizin köyüydü. Kendisi için geldiği odaya onu terkedip bir yan odaya geçmişti. Ağladı. Defalarca aradı. Gitmek bilmedi. Küfürler etti. Ulaşamadı. Çünkü ulaşmaya çalışanlarla, ulaşılamayanlar, birbirini tamamlayan kümelerde ikamet etmezlerdi. Yastığının altına anahtarlarını sakladı, bir daha da o evde uyanmadı. Bazılarının yapabildiği en iyi şey bir şişeyi ağızlarına dikmekti. Diğerlerininkiyse kırmızı kadife perdelere sarınarak başkalarına sunulmaktı. Bana şiirler yazmasaydı, ona bir gün daha fazla dayanabilirdim. Yanımda oturmasaydı onu görebilecektim. Giderken hoşçakal demeseydi adını bilmeyecektim. Yaşadığı kasabayı bazen rüyalarımda görürdüm, nehirlerle bölünmüş kocaman tahta evleri, değirmenleri ve karanlık yer altları varmış sanki. O nehirleri ikiye bölen köprülerde durup kendisi gibi altın saçlı kızların gözyaşlarını öpmüş, safir gibi parlayan gözlerine bakmış. Kısacası, biz evrenin içine düştük bir kere ve evren ipek salkımlarıyla her yanımızı sardı.
Salı, Nisan 24, 2012
Ya da
İstediklerine, arzu ettiklerine devamlı dikkat etmek zorundasın. Çünkü kendinden yaratmaya çalıştığın meta benlikle tutarlılık kurmayı beceremezsen birilerine hesap vermen gerekebilir. Bakman yasaktır, gözlerini kaçırırsın, üstünü başını düzeltirsin; eteğinin edepli bir boyutta olması lazımdır, gömleğinin o mahrem yerini gösterecek düğmesinin kazayla bile olsa açılmamasına özen gösterirsin. Para harcamamalısındır, hep iyi, hep güzel, hep temiz, hep güler yüzlü, hep nemli olman gerekir. Yaşlanmaman, kilonu koruman, kaslarını güçlendirmen de lazım. Ders çalışırsın, ödev yaparsın, proje yetiştirirsin. Tozlu kaldırımlarda dolaşır, ağdaya gitmeye zaman bulamadığından güzel eteklerini giyemezsin. Çikolata yiyemezsin, sigara içemezsin, parmaklarını soyup soğana çeviremezsin. Dedikodu yapabilirsin ama, gizlice nefret ettiğin insanları bol bol kötülersin, ağız dolusu kötü laflarla onlara olan nefretini biraz olsun dindirmeye çalışırsın. Sonra onların nefretine değer olmadığını düşünürsün. Kendinden başka biriyle, senin hakkında bir algısı olup olmadığından bile emin olmadığın biriyle ilgili bir duygulanım yaşaman, onunla ilgili bir algı kurman ve onu düşünmen çok saçma gelir, utanırsın. Sonra kendine ve nefretine nasıl da büyük bir paha biçtiğin dank eder kafana, iyice yerin dibine batarsın. İşte böyle zamanlarda, hayatın boyunca kendini kendi gözünde hak ettiğinden, haddinden fazla büyüttüğünü ve bunu gizlemeyi yeterince beceremediğini hatırlarsın. Oysa gizlemelisindir, paylaşamazsın, kendinle ilgili ipucu veremezsin. Gülerler, arkandan konuşup yüzüne gülerler. Sömürüp sömürüp, iliğini kurutur, artıklarını kapı dışarı ederler. Böylece düşüncelerini kendine saklar, kim ne duymak istiyorsa onlara itinayla duymak istediklerini söylersin. Herkes seni sever, kimse seni üzmez, kimse seninle ilgili fazla düşünmez. Kasaptan, manavdan, marketten, eczaneden süzülür otobüslere binersin, kitaplar, filmler, diziler, müzikler akar geçer beyninden, sana dokunup dokunmaması neye yarayacak pek bilemezsin. Her şey zamanı geçirmeye ve aynı zamanda onu durdurmaya yöneliktir. Yaşadığın şey budur da bu hayat mıdır, kime sorsan cevap verebilir?
Cumartesi, Nisan 14, 2012
Çarşamba, Aralık 07, 2011
Merhaba Dunya I
Su anda, topraklari kirmizi, agaclari bizimkilerden farkli bir memleketteyim. Gunes yakiyor tenlerimizi, ustelik kisin son gunlerindeyiz hala. Buranin insanlari, sabah kahvalti etmiyorlar, ogle yemegi ise neredeyse tek ogunleri, ve cok onemli. Babalar anneler isten eve gelip beraber oglen yemegi yemeyi tercih ediyorlar mesela. Yolda kaza gorduler mi arabalarini birakip gidip yaralinin basinda dikilip izliyorlar. Genci yaslisi, sismani zayifi, ayirt etmeden hepsinin kalcasi buyuk ve kalkik. Cogu insanin gobegi var. Brezilya cogu seyi oldugu gibi kiyafetlerini de kendi uretiyor. 90larin basindan kalma moda aliskanliklari bu yuzden olabilir. Bu tur gozlemler bizlere ait gerci, onlar bu kadar materyal bakmiyorlar konulara. Herkes herkesle iyi arkadas olabilir, herkes birbirine iltifatlar eder ve iyilikler yapar. Ufacik bir hediyeyle mutlu olurlar. Haftasonlarini arkadaslariyla yemek yiyip, sarki soyleyip dans ederek gecirirler. Butun cocuklar da bos zamanlarinda futbol oynuyor, bu kadar futbolcu cikmasina sasirmamak lazim. Evde calisan kadinlarindan sokaklaridaki polislerine kadar, inaniyorum ki bir gun kesfedilecek Brezilyalilarin da Turk oldugu.
Olur da bir gun buralara gelirseniz, aksamlari yolculuk ettiginiz otobuslerin inanilmaz rahat oldugunu soylemeliyim. Dilinizi anlamamalari sizinle muhabbet edip gulup eglenmekten de alikoymaz onlari, en kotu biranizi tazelerler. Bardaklar sonuna kadar doldurulmaz burada, yemekler de bir kerede konmaz. Az az alir, bittikce tazelersiniz. Hele biraniz, icinde bir yudum kalmis bardaginizi gorduler mi hemen doldururlar bir miktar.
Parana, guney eyaletlerinden biri Brezilya’nin, Beltrao diye kucuk bir sehrine geldim ben de. Bir iki gun burada kalip, bu eyaletin en buyuk ikinci sehri, ulkenin de en cok turist ceken ikinci sehri olan Foz do Igacu’ya gectik. Beltrao’da, ilk gunumde, buralarda yasayan bir kizla beraber disari ciktik. Once bir mekana gittik, baya bildigin barlarin, restaurantlarin masalari sandalyeleri hep plastik burda. Hem de o kadar ince plastik ki sandalyeler kirilmasin diye ust uste koyuyorlar. Bir sise Cachasa (bunlarin rakisi gibi bir sey, kolayla karistirip bir sise ictik 3-4 kisi) bitirdikten sonra, kalkip sokakta icmeye gectik. Eline siseyi geciren sevgilim gecenin sonunda epey bir sarhos olmus, kendisi kadar sarhos olan bir diger Beltrao’lu gencle kol kola, kah birinin basi digerinin omzunda, kah omuz omuza birbirlerine destek olarak daireler ciziyor, arda kalan zamanlarinda da birbirlerine I love you man, you are my best friend diyorlardi. Ayni gece, oturdugumuz yerde yanimiza beyaz bir araba cekti. Bir kac dakika sonra, devriye gezen polis arabasi onumuzde durarak ellerimizi basimiza koymamizi emretti. Cikip hepimizi aradilar, kimliklerimize baktilar. Epey bir gerildi ortam, orali gencler bile boyle bir seyi ilk kez yasiyorlardi. Sonradan anlasildi ki, yanimiza ceken beyaz araba yaris icin modifiye edilmis bir arabaymis, surucusu de polis gelince saklanmis, arabadan cikmak istememis. Biz de onlarlayiz sanilmis. Araba cekilene kadar ortamda gerginlik surdu. Arabanin cekilmesi de cok uzun surdu. Butun bu olaylarda sevgilimin ve en yakin arkadasinin (bu arada en yakin arkadas dis telleri takan bir Steven Wilson’di adeta) sungusu dustu, hadi artik bitsin bunlar diye sayiklayarak baslarini kollarina gomup oturdular. Sonraki gunlerde yaninda kaldigim aileyle guzel bir kir evine gittim. 7 yasindaki minik kardesim Maria’yla cok guzel zamanlar gecirdik, uno oynadik, televizyon seyrettik. Dunyanin en sicak kanli ve en sevecen 7 yasindaki kizi olabilir kendisi. Burada da ickiler durmadan tazelendi, barbekude yapilmis kocaman etler atesten cikarilip tabagimiza kesilip kondu, gitarlar cikarildi sarkilar kitaptan bakilarak hep beraber soylendi. Daha sonrasinda Foz do Iguacu’ya gectik, oradaki tum aktivitelerimiz planlanmisti ve bizi 60 yaslarinda iki dul teyze gezdiriyordu. Bu insanlardan hicbirinin daha once yabanci dil konusan bir insan gormus oldugunu pek sanmiyorum. Ingilizce konusmak bir yana, Ingilizce bir kelime bile bilmiyorlardi. Bu gunlerde bol bol fotograf cektim.
Simdi de Beltrao’ya donup bir iki gun burada gecirip buradakilerle vedalastiktan sonra asil gezimize basliyoruz. Buradan, bizim buraya gelmemizi saglayan exchange programinin basindaki amcanin yazlik evine gececegiz. Birkac gun orada kalip denize girdikten sonra bu eyaletin en buyuk sehri olan Curritiba’ya gidiyoruz, oradan da Buenos Aires’e ucuyoruz. Buenos Aires’te 4 gun kaldiktan sonra da direk Rio’ya ucacagiz. Oradan da Sao Paulo’ya gecip, bir haftaya yakin kaldiktan sonra vatana donus yapiyoruz. Gezimizden haberi olan herkesin dilinden dusmeyen sey Rio’nun ne kadar tehlikeli oldugu. Fotograf makineni fazla ortalikta dolastirma, turist oldugunu belli etme, kaybolursan kimseye yol sorma gibi uyarilar havalarda ucusuyor. Bu yetmezmis gibi, bir iki gun once Rio’da City of God’dan firlamis bir cetenin taramalilarla 5 yildizli bir otele girmesi, polise ve vatandaslara ates acmasi, oteldekileri rehin almasi ve bir kisiyi oldurmesi gibi bir olay yasandi, tum haberlerde flas flas flas seklinde goruntulendi. Ama olsun, viva la macera! Daha cocukken sirt cantamdan telefonumun calindigi bir sehirde yasiyorum ben de, annemin babamin kac kez neleri calindi diyemedim tabi, Portekizce konusmadigim icin. Ama tabi ki bu kadar ekstrem degil bizde mevzular. Iste boyle. simdiden heralde Portekizce kelime haznem 50 olmustur, belki de daha fazla. Rio’da Copacabana’da Brezilya’yi Brezilya yapan karpuz kalcali zenci kirmasi genc kizlari fotograflayacak ve Turk gencleriyle paylasacagim.
Bir sonraki yazima kadar saglicakla kalin. Yuzlerce fotografla geri donecegim.
not: Eski yazilardan Merhaba Dunya II'nin ansestoru bu yazi aslinda, cesitli talihsizlikler sonucu silinmisti. Buldum, koydum yerine.
Salı, Kasım 08, 2011
Taniklik, Kanitlik
Sonsuza kadar cumle kurulabilir mi? Ben simdi, su an, sonsuza kadar yazmak istiyorum. Yazdiklarimin anlamli olup olmamasinin eger okuyacak kimse yoksa onemini yitirdigini anladim kisa bir sure once. (Fanshawe sayesinde) Simdi burada bu sozcuklerin calinip calinmadigini, fikirlerin araklanip araklanmadigini umursamiyorum. Cunku bunlari gorecek ve yargilayacak kimse yok. Bana kendimle ilgili sorular sorulmasindan hic hoslanmiyorum. Ama kendimden bahsetmekten hoslaniyorum. Bu sanirim saklayacak seylerim olmasindan ileri geliyor. Saklamam gereken seyleri sorulan sorulara durustlukle yanit vererek saklamaya devam edemem. Oysa kendimle ilgili seyler hep tarafimdan secilerek, hatta bir kismi bazilarina, diger kisimlari digerlerine soylenmek uzere sonsuz kombinasyonlara dokulebilir ve o zaman ayni anda pek cok insanin gozunde pek cok farkli insana donusebilmeyi basarabilirim. Yazma yetenegim olmasini cok isterdim. Aklimdan gecen haliyle hicbir seyi anlatamiyorum. Ya anlamsiz ve rahatsiz edici derece satafatli sozcukler yigini altinda ezilip kaliyor soylemek istediklerim ya da fazlasiyla ciplak ve anlasilmaz oluyorlar. Dagarcigimda az sozcuk oldugu kesin.
Pazar, Ekim 30, 2011
Epiphany II
Dun aksam Tunali sokaklarini arsinlarken, size yemin ederim ki kendimdeydim. Ama kendimde olmadigimi sandigim anlar oldu. Daha dogrusu tek basima kaldigim anlarda kendimde olmadigimi dusunebilecek insanlarin oyle dusunmesinin ne kadar da dogru oldugunu dusundum ama kendimdeydim dolayisiyla onlar tum yeterli delillere ragmen haksiz olacaklardi eger kendimde olmadigimi dusunselerdi.
Belki de blogumun adini goren insanlar arada bir acip bir parca Yeraltindan Notlar okudugumu saniyordur. Hayir, bunu yapmiyorum. Basitce zevzekleniyorum ben burda. Evet. Her neyse, Eeer buraya uzun sure sonra tekrar dusme nedenime donecek olursak; dun guzel bir benzetme yaptim.
Geceleri insanlar Ankara'da oldugundan farkli dolasiyor Istanbul'da. Eger saat ucu gectiyse, yerler alkol ve kusmukla bezenmis, les gibi bar tuvaletlerinin fayanslarini ezmis tabanlarla ufaktan pataklanip duruyor mesela. Coktan evlerine donmus insanlar sigara kokan saclari ve nefesleriyle, tika basa alkol doldurulmus mideleriyle coktan yumusak ve sicak yataklarina yigilmis oluyorlar. Ama Istiklal uyumuyor, insanlar futursuzca yemek yiyorlar. Dusunuyorum da, sokaklarda sabaha karsi bu kadar yemek yiyen insan bir arada hic gorulmemistir. Sanki bu o sokagin kendine has gorgu kurallarinin bir parcasi gibi, sokakta yemek yemek, yemek yiyerek hizli hizli yurumek, yemek yiyerek icki icerek muhabbet ederek yavas yavas yurumek. Ama Ankara'da bu boyle degil, yemek yemek pek normal bir sey olmadigi gibi saat ikiyi gectikten sonra bir anda Sakal'in onune konuslanan en cevval kalabalik bile cil yavrusu gibi evine dagiliyor. Yemek yiyecek yer de haliyle fazla yok.
Bu kadar cok yemek dedikten sonra, Istiklal'i dusunerek yaptigim bir benzetme oldu, ama simdi bu benzetmenin her hareketli sehir caddesini kapsayabilecegini dusundum. Sanki evlerine gidip yatmis insanlarin nefesleri, rahatsiz dusleri gelip bu caddelerin etrafini kapliyor. Bu sadece onlarin burayi terketmis olmalarindan degil, bu sokakta sabahin ilk isiklarinda hala o pis yerleri arsinlayan insanlarin baska bir boyuta gecmelerinden kaynaklaniyor. O baska boyut bir cesit delilik yorumu, bir Dionysus ayini ya da ahlaksizliga ovgu. Herkesin normalin sinirlarindan kopup ayri bir gerceklik boyutunda yeni kurallar cercevesinde yasadigi bir yer. Sokakta transgender ya da drag queenler, kabasakalgillerden turlu cesitli ayilar, bu saate kadar okul formasiyla sacma sapan yerlerde icip sican, liseli-oglanli-kizli gruplar. Kol kola yuruyenler, el ele yuruyenler, bir elleriyle yanlarindaki kadinlarin poplarini avuclayan maganda turistler. Haberleri olmadan bu yeni gerceklik haline sirf orada bulunduklari icin gecmeye hak kazanan midyeciler, torbacilar, sivil polisler, ucuz bar sarkicilari, ucuz rak bar alternolari... Son derece ahlakli ve normal hayatlarinda uyuyan insanlarin ruyalari ve bu ahlaksizlik ortamini erken terketmis- alkol alan ama Istiklal'in o saatlerini asla gormemis- insanlarin gece hayati kokulu nefesleri tum sehri sarip sarmalar ve Istiklal'i bir dikdortgenler prizmasi olarak icine hapsederken bu hayali parmakliklarin arkasindaki 'araf'ta yarim yamalak hatirlayacaklari saatler geciriyorlar digerleri.
Sanki Meydan'da ve Tunel'de yeterince dikkatli bakarsaniz o ince sis halkasinin bir buzlu cam gibi bahsi gecen yerleri etraflica sarip sarmaladigini siz de gorebilirsiniz.
Belki de blogumun adini goren insanlar arada bir acip bir parca Yeraltindan Notlar okudugumu saniyordur. Hayir, bunu yapmiyorum. Basitce zevzekleniyorum ben burda. Evet. Her neyse, Eeer buraya uzun sure sonra tekrar dusme nedenime donecek olursak; dun guzel bir benzetme yaptim.
Geceleri insanlar Ankara'da oldugundan farkli dolasiyor Istanbul'da. Eger saat ucu gectiyse, yerler alkol ve kusmukla bezenmis, les gibi bar tuvaletlerinin fayanslarini ezmis tabanlarla ufaktan pataklanip duruyor mesela. Coktan evlerine donmus insanlar sigara kokan saclari ve nefesleriyle, tika basa alkol doldurulmus mideleriyle coktan yumusak ve sicak yataklarina yigilmis oluyorlar. Ama Istiklal uyumuyor, insanlar futursuzca yemek yiyorlar. Dusunuyorum da, sokaklarda sabaha karsi bu kadar yemek yiyen insan bir arada hic gorulmemistir. Sanki bu o sokagin kendine has gorgu kurallarinin bir parcasi gibi, sokakta yemek yemek, yemek yiyerek hizli hizli yurumek, yemek yiyerek icki icerek muhabbet ederek yavas yavas yurumek. Ama Ankara'da bu boyle degil, yemek yemek pek normal bir sey olmadigi gibi saat ikiyi gectikten sonra bir anda Sakal'in onune konuslanan en cevval kalabalik bile cil yavrusu gibi evine dagiliyor. Yemek yiyecek yer de haliyle fazla yok.
Bu kadar cok yemek dedikten sonra, Istiklal'i dusunerek yaptigim bir benzetme oldu, ama simdi bu benzetmenin her hareketli sehir caddesini kapsayabilecegini dusundum. Sanki evlerine gidip yatmis insanlarin nefesleri, rahatsiz dusleri gelip bu caddelerin etrafini kapliyor. Bu sadece onlarin burayi terketmis olmalarindan degil, bu sokakta sabahin ilk isiklarinda hala o pis yerleri arsinlayan insanlarin baska bir boyuta gecmelerinden kaynaklaniyor. O baska boyut bir cesit delilik yorumu, bir Dionysus ayini ya da ahlaksizliga ovgu. Herkesin normalin sinirlarindan kopup ayri bir gerceklik boyutunda yeni kurallar cercevesinde yasadigi bir yer. Sokakta transgender ya da drag queenler, kabasakalgillerden turlu cesitli ayilar, bu saate kadar okul formasiyla sacma sapan yerlerde icip sican, liseli-oglanli-kizli gruplar. Kol kola yuruyenler, el ele yuruyenler, bir elleriyle yanlarindaki kadinlarin poplarini avuclayan maganda turistler. Haberleri olmadan bu yeni gerceklik haline sirf orada bulunduklari icin gecmeye hak kazanan midyeciler, torbacilar, sivil polisler, ucuz bar sarkicilari, ucuz rak bar alternolari... Son derece ahlakli ve normal hayatlarinda uyuyan insanlarin ruyalari ve bu ahlaksizlik ortamini erken terketmis- alkol alan ama Istiklal'in o saatlerini asla gormemis- insanlarin gece hayati kokulu nefesleri tum sehri sarip sarmalar ve Istiklal'i bir dikdortgenler prizmasi olarak icine hapsederken bu hayali parmakliklarin arkasindaki 'araf'ta yarim yamalak hatirlayacaklari saatler geciriyorlar digerleri.
Sanki Meydan'da ve Tunel'de yeterince dikkatli bakarsaniz o ince sis halkasinin bir buzlu cam gibi bahsi gecen yerleri etraflica sarip sarmaladigini siz de gorebilirsiniz.
Pazar, Mayıs 08, 2011
Epiphany I
Bazi anlar var; butun duyularim hatta varligindan haberdar olmadigim baska duyular ayni anda calisiyor o anlarda. Sanki etrafimdaki her sey duruyor ve buzlu bir kurenin icine giriyorum. Nefes alislarim dahi yavasliyor. Ve onumdeki nesneleri, icinde bulundugum fiziksel kosullari alip baska bir gerceklige donusturuyorum.
- Do the Astral Plane caliyor, ilik bir sonbahar gecesinde, arkadaslarimizin evinden cikmisiz ve Taksim'e gidiyoruz. Arkadasim yeni aldigi ustu acik spor arabasinda muzigi alabildigine acmis. Etiler, Akmerkez civarindayiz. Bir anda o his geliyor. Sanki bir Entourage bolumunde muhtesem bir partiye gidiyoruz. Hava waffle ve baharatli bir erkek parfumu kokuyor. Biz, iste tam bu anda, sehir hayatinin butun sirlarina nail olmusuz. Bu anin adi Under the Glamorous City Lights. Sokak lambalari, gec saatlere ragmen olagan trafik, muzigin ritmi, arkadasimin "Aslim, nasil keyifler tikirinda di mi, sarki nasilmis?" diyen sesi. Her sey birbirine girerek isiltili ama bulanik, serin ve taze bir resim yaratiyor. Sonra yan aynadaki aksimi goruyorum ve her sey normale donuyor.
- Evimden cikmis okula gidiyorum. Biraz erken cikmisim, bu yuzden acele etmeden tembel tembel yuruyorum. Cuma gunu, oglen namazi sonrasi sela verilmis. Sokakta benim ve muhtelif-kedi kopegin disinda sadece yaslilar var. Yaninizdan ikina sikina gecerken futursuzca yuzlerinize dikiyorlar bakislarini. Sanki genc bir insan gormek onlar icin cok sasirtici bir seymis gibi her seyi inceliyorlar. Kendinize ceki duzen verme ihtiyaci duyuyorsunuz. Iste o anda her sey donuyor ve ben oturdugum sokagi bir huzur evi gibi goruyorum. Huzur evinden cok, yaslilar icin tasarlanmis bir tatilkoyu. Bir arkadasimin tanimladigi gibi Tenesse Williams'in sicak ve bunaltici New Orleans'inda herkesin sokaklarda dolastigi, acik ve futursuzca seksten bahsettikleri mahalleler gibi biraz ama context fazlasiyla yaslanmis. Her cuma, bir partiye gider gibi arkadaslarinin cenazelerine gidiyorlar. Hicbir sey olmamis gibi havadan sudan konusup, uzun suredir gormedikleri, 5 apartman otede oturan baska arkadaslariyla gorusup dedikodu yapiyorlar. Bu cuma gunleri onlar icin neseli bir rituel. Sanki bir sonraki cuma onlar icin sela veriliyor olabilecegini hic umursamiyor gibiler. Her seye ragmen en guzel kiyafetlerini giyiyor, bastonlarina tutunarak 2 sokak asagidaki caminin yolunu tutuyorlar. Bazilari tek, bazilari gruplar halinde, sansli birkac tanesi de hala olumun ayiramadigi esleriyle bu cenazelere istigal ediyorlar. Geri kalan zamanlarini gunde bir iki ev isi yapmak, dizi izlemek, bulmaca cozmek ve cam kenarindaki koltuklarinda oturarak sokaktan gelip gecenleri, yolda yururken beni gorduklerinde tesir eden merakli bakislariyla izlemekle geciriyorlar. Sonra saatime bakiyorum, gec kalmamak icin hizlanmam gerektigini hatirliyorum ve buyu bozuluyor.
- Camimdan disariya bakiyorum. Eve cok usuyerek gelmis olmama ragmen simdi disaridaki hava cok tatli geliyor. Kalin hirkami ve coraplarimi giydim ve sogugu hissedemiyorum. Az once gelmis oldugum gurultulu mekan bana uguldayan kulaklar hediye etmis. Simdi sehir ne kadar sessizdir, 3 paralel yukaridaki Tunali Hilmi'den gecen atarli gece holiganlarini, modifiye arabalari duyabilirim diyorum. Ama ugultu bastiriyor, hicbir sey duyamiyorum. Sehrin sessizligini bile dinleyemiyorum. Cildiricam. Ve o anda geliyor. Bilkentteki senliklerden alkollu cikmis bir grup genci dusunuyorum, olmek istedigini soylerek kendini hareket halindeki aractan atan sarhos kiz geliyor aklima. Onun hakkinda bir suru gorus bildirdigimiz geceye takiliyorum bir sure. Acaba akli basinda miydi, hakikaten olmek istiyor muydu yoksa arkadaslarinin onu durdurmasi icin, fark etmesi icin, ona kendisini degerli hissettirmeleri icin mi cabaliyordu? Kafasi yere carptigi anda nasil buyuk bir hata yaptigini anlayarak pisman mi oldu yoksa oh be, sonunda diye dusunerek icine yayilan ferahligin tadini mi cikardi? Sonra onume bakiyorum, altimda 5 kat var sanirim, yan bahceye dusebilirim kendimi biraksam. Kazayla duserek olen arkadasimi hatirliyorum. O da alkolluydu, ben de alkolluyum. Her an bu kaza basima gelebilir, daha da onemlisi, her an kendimi atmaya karar verebilir ve hayatimi sonlandirabilirim. Sartre'in bahsettigi ucurumun kenarinda duran ve her an kendini asagi atmaya karar vererek kendi olum fermanini verme gucune sahip olan insanin Angst'i geliyor aklima. Tam olarak da hissetigim tuhaf ve sebepsiz avucici terlemesi, kalp atislarinin siklasmasi ve soguk terler, tarif edilen Angst'in vucucumda vuku bulmus hali olmali diye dusunuyorum. Etrafima bakiyorum, ve gercege donuyorum.
- Karsimda, liseden yakin bir arkadasima asik oldugu icin ve arkadasim da ona karsi koyamadigi icin halihazirda bir baskasiyla surmekte olan iliskisini tehdit eden kisi olarak tanidigim bir cocuk var. Yaninda da dokuz yasimdan beri en yakin arkadasim olan bir baska arkadasim; oturuyorlar, oturuyoruz. Bir takim tesadufler sonucu ikisi cok yakin arkadas olmus, oyle ki ben Ankara'dayken onlar kendi tarihlerini, rituellerini, espirilerini yaratmislar. Creed'i sevdiklerini haykiriyorlar, biliyoruz diyorlar utanc verici ama cok iyiler. Ve lisedeyken bizi formalarimizla iceri alan ve bize pert olana kadar alkol dayiyan izbe barda oturuyoruz, cunku baska bir yerde yer yok. Djden Creed istiyorlar ve calan sarkiya bagira bagira, sarmas dolas eslik ediyorlar. Ayni sarki, benim ilk aldigim cdlerden birinin takili oldugu discmanimde, on iki yasindaki kulaklarimda bagira bagira calmaya basliyor es zamanli olarak. Bir ust maddede bahsettigim, olen arkadasim, ayni zamanda ilk sevgilimdi ve o sarkiyi dinlerken ondan yeni ayrilmistim. Kizgindim ve sadece sevgilim degil ayni zamanda sirdasim oldugu ve onu kaybetmek ayni zamanda cok yakin bir arkadasimi kaybetmek anlamina geldigi icin, bana yalan soyledigi, beni tam anlamiyla istemedigi icin ondan nefret ediyordum. Kendimi de cok sevdigim soylenemezdi. Cdyi defalarca kez bastan sona dinlerken, Bodrum'daki evimizde, sabaha karsi acik pencereden eserek tum vucudumu urperten sabah ruzgarini tenimde duyumsuyorum. Benim sarkim, ilk sevgilimi kaybetmemin sarkisi simdi en yakin arkadasimi baska hayatlara, baska arkadasliklara, baska bir gerceklige kaybetmemin sarkisina donusuyor yavasca. Onun benden habersiz benim sarkima benden ne kadar da ayri bir dunya, ne kadar da farkli bir anlam yukledigini fark ederken, hala gorusuyor olsak da aramiza ne kadar cok senenin, bilmedigim olaylarin, yaninda olamadigim kotu ve iyi zamanlarin girdigini acik ve net bir sekilde gorebiliyorum. Kimbilir kendimce anlam yukledigim ne cok sarki, baska insanlarin, baska hayatlarin, baska hikayelerin sarkisi olmustur diye dusunuyorum, kendimi korkunc bir sekilde aldatilmis hissediyorum. Sonra yanimdaki kiz gulerek tuvalete gitmek icin izin istiyor ve her sey eski haline donuyor.
Bu anlari siklikla ve cesitli siddetlerde yasiyorum. Bundan sonra cetelelerini tutsam guzel olabilir. Bazen, bu epiphanyleri daha dusuk siddette bir kriz aninda tekrar yasiyorum. Bu yazilar o tekrarlarin sansini arttiran bir uygulamaya donusurlerse sevinirim. Sanirim.
Karabasanlastirabildiklerimizdendiniz
Gecen gun su cumleleri ruyamda soyledim kendime: Uyanmak istiyorum, bu bir ruya ve benim uyanmam lazim. Bunu daha once kendime soyledigim cok oldu. Isler ters gitmeye basladiginda mi uyanmaya calisiyorum yoksa ben ruyada oldugumu fark edince mi isler sarpa sariyor ondan asla emin olamiycam sanirim.
ODTU Devrim'de gercek hayatta hic tanismadigim ama sozum ona o ruyada yakin arkadas oldugum birkac insanla beraber oturuyorum. Bunlardan birinin adi S'ye basliyor, Semet mi Samed mi artik neyse, ve aramizda bir seyler oluyor. Fiziksel bir sey olmasa da bu cocugun benimle bir ilgisi oldugunu seziyorum ve bunu kendime soyluyorum: Sanirim bu cocuk bu gece bir seyler olmasini umuyor. Ve bir yere gitme plani yapiliyor, Istanbul'da bu yer diyorum kendi kendime allah allah, nasil gidicez diye soruyorum ama uzun bir yolculuk gormuyorum sonrasinda. Aksine S. basharfli cocukla bir yerler ariyoruz. Sonra ben bacaklarimin inanlmaz derecede pis oldugunu fark ediyorum ve sol kaval kemigimde taze fakat kanamayan uc adet yara izi goruyorum. Bu yaralardan ortadaki digerlerinden daha derin, hatta oyle derin ki kemigim gorunuyor. Bir sure yaralari destikten sonra uzun corap giymem gerektigine karar veriyorum. Eve ugrarim gidince diye dusunuyorum baska caresi yok, anneme de haber vermemistim ama artik gecistiririm bir sekilde. Neyse, yolculuga dair hatirladigim bir goruntu yok. Sonra eve gidiyorum ama ev ahsap duvarli ve cati kati gorunumunde olan, acik mutfaginin hemen ortasinda kocaman bir yemek masasi bulunan ve bu masanin karsisindan yine ahsap merdivenlerle yukarisina cikilan acaip bir mimari duzene sahip. Annemin kahkulleri var ve saci topuz (annem kivircik kisacik sacli bir insandir). Bir adamla beraber yasiyor ama adam kel ve baya yasli, neden bu adamla evlenmis ki diye dusunuyorum o sirada. Adam masanin bana yakin basinda arkasi bana donuk oturuyor ve ne yuzunu donuyor, ne benimle konusuyor. Kalkmadan orada oturmaya devam ediyor. Annem benim gelicegimden habersiz olmasina ragmen gider gitmez kendi sorunlarindan sikintilarindan sanki beni simdi gormemis de ben saatlerdir orada oturuyormusum gibi anlatmaya basliyor kisik ve sikintili bir sesle. Anneme acelem oldugunu soylemeye calisirken giris kapisinin acik kaldigini fark ediyorum. Onunde de yerde epilepsi krizi gecirir gibi yatan, ustunde alabildigine pislenmis beyaz don ve atletten baska bir sey olmayan, kafasi 3 numaraya vurulmus, 10-11 yaslarinda bir erkek cocugu goruyorum. Cocugu gorunce aman be, kapiyi tam kapatmayinca bunlar dolusuyodu eve dogru ya diyorum. Sanki o cocuk zombi-dilenci karisimi, viruslu bir yaratik ve bu yaratiklar tum sehirleri sarmislar; kapimizi siki siki kapamazsak eger bunlari cekmek zorundayiz. Hic bir seye yaramayan bir ev cini gibi ya da goblin gibi evlere yerlesip asalaklik yapiyorlar. Cocugu zar zor ellerinden kollarindan suruklemeye calisarak, olagan ustu bir cabayla disari cikariyorum ve bakiyorum ki kapinin onunde bunlardan bir suru var, yaslari daha genc, daha yasli, kiz-erkek, bir suru! Ac kurtlar gibi bekliyor ve bana bakiyorlar. Yanlarinda da iki tane kopek var. Yavas yavas ve hirlayarak bana yaklasiyorlar. Tam bana saldirip bacagimdaki yaralari disleriyle desmeye basladiklari sirada arkamdaki kapiya ulasip iceri giriyorum. Fakat kapi baska bir apartman dairesinin herhangi bir katina cikiyor ve arkamdan kapaniyor. Bu apartman bol isikli, beyaz, her katindaki genis pencerenin onunde yesil saksi bitkileri bulunan ama yine de eski yapili merdivenleri olan apartmanlardan. Burada bir suru insan var, kimi yukari cikiyor, kimi asagi iniyor, kimi karsidaki daireden cikmis. Iki tane fotr sapkali ve takim elbiseli adamin tuttugu iki kopek var bir de, tam benim onumden geciyorlar. Tasmalilar bu kopekler. Ben, normal hayatta oldugu gibi bu kopeklere sevimlilermis diyerek bakmaya calisiyorum ama az once yasadigim olayin etkisiyle icimdeki korkuyu gizleyemiyorum. Umarim bana saldirmazlar diye dusunurken, kattaki butun insanlar bana bakmaya basliyorlar, hem de sinirli ve sabirsiz bir sekilde. Kopekler hirliyor, insanlar homurdaniyor, hepsi uzerime geliyorlar ve kat uzerime dogru daraliyor sanki.
Uyanmam lazim diyorum. Bu ruya cigrindan cikti.
Bu sahne kayboluyor ve karanlikta kalmis eski bir koridora dusuyorum aniden. Onumden beyaz dizlerine kadar inen, uzun kollu gecelik giymis, elinde de eski bir samdanda ciliz ciliz yanan beyaz bir mum tasiyan kambur bir figur geciyor.
Uyanmam lazim, uyanmaliyim diyorum.
Figurun basi yavas yavas bana donerken birden kendimi onunla burun buruna buluyorum. Yanmis, yolunmus ve koparilmis gibi duran kul rengi saclarinin golgesiyle iyice kararmis kiris kiris (bu kirisiklik yasliliktan degil, sanki avazi ciktigi kadar bagirirken yuzu o formda kalmis yani korkudan taslasmis gibi duruyor) yuzunun, ozellikle agzinin formu bozuluyor, saga dogru cekiliyor sanki. Ama bir yandanda da bana yaklasiyor, kuf kokulu nefesini hissediyorum. O anda tekrar bir kara delige cekiliyormusum gibi bir sesle ve hisle baska bir sahneye cekiliyorum.
Yine karanlik, yine uyanmak istiyorum.
Odami hayal etmeye calisiyorum, karanlik olmasina ragmen detaylari gozumde canlandirmaya calisiyorum. Simdi gozlerimi acicam ve bunlari gorucem diyorum. Ama olmuyor. Bir daha cekiliyorum kara delige.
Ve uyaniyorum.
Uykuya dalmamin ardindan sadece yarim saat gectigini ogreniyorum.
Çarşamba, Nisan 27, 2011
Uzgunum
Gecenlerde beni yazmaya itecek buyuk bir duygu ya da degisim yasamadigim icin yazmadigimi iddia ediyordum. Bu da dogru, dogru olmasina dogru da, biraz da kendimi engelliyorum.
Son zamanlarda aklimi kurcalayan bir takim sorunlar var ve bunlar benim hayati sorguladigim o sozde varolussal sancilarim kadar keyfi de degiller.
Hayatimin bir donemini bitirirken bu kez dort sene once oldugumdan cok daha temkinliyim ve ozgurum. Cunku beni bu dunyada en fazla kisitlayan seyden; -belki de herkese oldugu kadar- ailemden biraz uzagim ve sanirim daha berrak bir zihinle dusunebilmemi sagliyor bu.
Eskiden oldugu gibi bilincsizce karar vermis ya da tembelligime kurban gitmis de degilim, sadece bir kere gidince arkasi corap sokugu gibi geldi hala da onu tamir etmeye ugrasiyorum.
Kendime bir meslek secmem gereken zamanlarda, onume cikan engellerden yilmayip hala siddetle istiyor oldugum meslegi secmis olsaydim simdi daha mutlu olur muydum?
Pek sanmiyorum. Egri oturup dogru konusmak lazim, ben cabuk karar degistiren biriyim. Kararsiz oldugumu soyleyen cok olmustur ama konunun bu oldugundan emin degilim. Ornek vermek gerekirse, yirmi yedi yildir ayni isi yaptigindan bahsedildi bugun iki farkli kisinin, iki farkli ortamda. Ben kendimi dort sene boyunca ayni sehirde kalinca bile kapana kisilmis hissediyorum.
Bir baska nokta da, arkadas edinmek, o arkadasliklari devam ettirmek konusunda yeteneksizim. Anlamadigim bir nedenden dolayi, kisisel kin gutmedigim insanlar bile bana dusman oluyorlar. Nedenini anliyorum aslinda ama anladigim nedenler pek oz elestiri icermiyor acikcasi, bu da haliyle beni rahatsiz ediyor. Bunun nedeni tek tarafli bakmam mi yoksa o kisilere karsidan bakan insan oldugum icin goruslerim ekseriyetle saglikli mi bunu asla bilemeyecegim. Cunku insanlar konusma ve iletisme ozurlu. Ortaokul ve lise hayatimda da sorunlar yasadim, yasamadim diyemem. Ama universiteye basladiktan sonra oyle ilkel, oyle kompleksli, oyle kucuk insanlarla tanistim ve onlara oyle buyuk zamanlar harcadim ki kendime sasiyorum. Ustelik bu insanlarla, ortaokulda veya lisede basaramadigim kadar acik ve net konusmalar yapma, kendimi aciklama ve tartisma imkanim oldu. Karsimda suklum puklum olanlar arkamdan palazlandi ve bana kendilerince verebildikleri tek zarar zamanimi ve enerjimi harcamak ve uc bes arkadaslarini da beraberlerinde hayatimdan surukleyip goturmek oldu.
Insanlarla iletisebildigimi dusundugumu soylemistim degil mi? Bunu arkadassizliktan ve asosyallikten bahseden benden duymak sizi sasirtir mi? Belki de sasirtmamali. Her ne kadar insanlara, arkadasliklara ve sevdigim insanlara onlari hicbir seye degisemez ve onlarsiz yasayamazmis gibi baglanmasam da onlarla saglikli iliskiler kurmaya ozen gosteririm. Fakat sunu goz ardi etmemek lazim, benim saglikli iliski tanimimla onlarin saglikli iliski tanimi tabi ki birbirine uymuyor. Burada "ben" ve "digerleri" ayrimi yapmak ne kadar temiz, ne kadar guvenilir; orasi tartisilir. Yalniz bildigim bir sey var, benim yontemim modern dunyamizda, ozellikle cok daha duzgun, iyi egitimli, ekonomik seviyesi yuksek ve ust kalibrede ailelerden gelen arkadaslarimin oldugu steril ortamimdan dunyalar kadar farkli olan gercek dunyada tamamen gecersiz.
Insanlar durust degiller. Biliyorum bu asrin sirri degil de, durust olduklarini sandiklari anda ya da kendi kendilerine kalip da olaylari tartip, olcup bictiklerinde bile durust degiller. Sonra, insanlar korkunc kompleksliler. Tamam, etrafa hicbir renk vermek zorunda degilsin ama en azindan kendi eksiklerini, kiskancliklarini, ozlemlerini kendine itiraf edebilsen de soylenen laflari bu kompleksler cikip da olmadik bir anda miknatis gibi ustune cekmese, degil mi? Bir baska gercek, insanlar konusma ozurluler. Insanlar, karsilarindakini kirmak istemediklerini dusunuyorlar ve kirmamak icin de soylemek istedikleri seyi dolandirmayi seciyorlar. Insanlar dogru duzgun evet veya hayir demekten yoksunlar. Bir soru soruluyor ornegin sana, bir yere gitmek isteyip istememenle ilgili. A tabi gelirim diyorsun ama bu ilk istegin zamanla geciyor ve nasil arkadasimi kirmadan gitmeyebilirim diyorsun. Bu noktada korkunc yalanlar, atlatmalar, oyalamalar vesaireler gerceklesiyor. Sonuc? Gitmedin. Ama arkadasin son ana kadar geleceksin sandi ve gelmedigin anda yapacak hicbir sey kalmamisti. Peki insanlar neden bunun yerine, hissettikleri anda, fikirleri degistigi anda bunu acik acik dile getiremiyorlar. Soyleyeyim, insanlar korkaklar. Bir insan, bir insandir diyerek, herkesi sevindirmek, herkesin sevgilisi olmak, herkesin nabzina gore serbet vermek istiyorlar.
Gectigimiz dort senede, cok kandirildim. Bugun donup baktigimda kisiligi gelismis o kadar az insanla karsilastim ki artik aklim duracak. Sizlere noluyor? Kendinizi baskalari sizi sevmeden once sevmek bu kadar mi zor? Baskalarinin ne dusunecegine bu kadar mi muhtacsiniz? Siz bir seyi sevmiyorsunuz diye 'sizin gibiler' de ondan nefret etmek zorunda mi? Kucuk dusunuyor insanlar, onlerini gormuyorlar. Herkes taraf olma derdinde. Oturtup da karsisindakine sorununu acik acik anlatabilen yok. En basitinden, biriyle bir sorun yasiyorsunuz ama bu kisisel degil, diyelim paylasilan bir ortam ya da nesneden kaynaklanan bir sorun. Bunun cozumuyle ilgili alinan onemler, soylenen sozler bir kulaktan girip digerinden cikarken, bu sorun hemencecik bok varmis gibi kisisellestirilip inada bindiriliyor. Neden? Cunku bu gelismemis kisilikler, dunyadaki her seyi kendileri uzerinden degerlendiriyorlar. Onlarin canini sikan ve asla soyleyemedikleri seyleri karsilarindaki insanlar da ayni sekilde yasiyor ya. Ortada varolmayan bir sorun var ve bunun sadece onlar farkinda. Eh, onlar bu konuda kisisel tavirlarini da kuserek ya da inada bindirerek ya da basitce -istisnasiz herkesin yaptigi gibi- dedikodunuzu yapip kendilerini tatmin ederek cozecekler. Sizin de elinizde gerilen sinirler ve kopan ipler kalacak.
Of ne nefret kustum. Daha da kusucam.
Devami gelecek.
Perşembe, Şubat 24, 2011
Cities and Factories
Simdi surada anlasalim, bazi sarkilar yol sarkisidir. Uzayan stringlere sarinarak bulaniklasir elektrik telleri. Ah. Elektrik telleri. Sizlerin bana gizli bir mesaj yaymakta oldugunuzu ama henuz bunlardan anlam cikarmami saglayacak kivama gelmedigimi, o frekansi algilayacak yetilerimin gelismedigini hissediyorum. Endiselenmeyin, bir gun olacak. Sabir.
Efendim yol demisken. Bu sarkinin guzelligine gelir misiniz lutfen? Gelin, istediginiz anlamiyla yapin, gerceklestirin ‘gelmek’ eylemini. Simdi diyor ki;
Cities and factories spread across the borrowed map
But still I’m lost
Size ‘hala’ ya da ‘yine de’ veya cogu zaman, ‘her seye ragmen’ kayip olmaniz neler hissettiriyor bilmiyorum. Benimki genel sanirim. Kendimi affettim, kendimle baristim. Aylar boyunca zihnimi kemiren dusunceleri, yaz gunu karpuzun basina toplanmis kara sinekleri kovalar gibi kovaladim. Biliyorum pisliklerini uzerime biraktilar, ama yine de kirmizi, buz gibi ve lezzetliyim. Ve biliyorum, bir anlik dalginligimda geri gelecekler. Buradan soz gelimi yalnizligim ya da nasil denir ‘anxiety’im ya da favori terimlerimden ’angst’im icin Nietzsche’ye, ne bileyim Schopenhauer’a, Camus’ye dipnotlar duzebilir, onlari akademik kurallara uyarak alintilayabilirim. Yapmayacagim. Hepimiz, ayni topragin cocuklariyiz, hepimiz bu kocaman mezarligin gecici ziyaretcileriyiz. Buyutmenin alemi yok.
Onun yerine, donelim sehirlere ve fabrikalara. Son zamanlarda, Istanbul’dan iyice nefret ettim, cunku Istanbul beni sevmiyor. Ama, herkesin Istanbul’a donusunu sevdigi Ankara yollarinin ben Ankara’ya donusunu seviyorum. Her seferinde tekrar buyuleniyorum; elektrik telleri ve geceleyin, eksilerde seyreden Ic Anadolu ayazinda hayal meyal isiklandirilmis fabrikalar nefesimi kesiyor. Oh. Nasil anlatabilirim bilmiyorum. Gozumden goruntuler akiyor, kulaklarimdan bu sarki.
And the soil is cold as the moon
And the trees are dead as a ghost
Ben ne aya dokundum, ne de hayalet gordum. Bir kere bir arkadasim, bizimle beraber ayni odada kahverengi sakalli, orta yasli bir adamin hayaleti oldugunu soylemisti. Sevgili hayal gucum yapacagini yapti, ve o gun sozde o adamin bulundugu koseyi, arkadasimin tasviriyle adamin olasi goruntusune boyadi ve bu ani gercekligi sorgulanmadan kabul edilmis hayallere eklendi. Kisacasi o adam, benim, arkadasligimizin ve de o odanin bir parcasi oldu. Bekle, bak ne diyor;
And if I never see you again
Well, I was the one who loved you most
Oyle mi? Gercekten ben birini en cok sevmis insan olma yetisine sahip miyim? Boyle bir sey var mi? Birini en cok sevmis insan olma. Gecmis zamanda kalmis bir sevginin niceliginden bahsedilebilir mi? Belki de, uzun zamandir iddia ettigimin aksine, edilemez. Bazen durup dusunuyorum, hayatimda buyuk izler birakmis olaylarin gerceklestigi yillari hatirliyorum ve icinde bulundugumuz yildan cikariyorum. Parmaklarimla sayiyorum. Vay be diyorum sonra, 5 yil gecmis. O zamanlar 2007’ymis. 2007. Dusunsene. Ne kadar da eskide kalmis. Biraz hafifletiyor, onemsizlestiriyor. Bu hosuma gitmiyor, cunku ben genel kaninin aksine zamanin yaralari iyilestirdigini dusunmuyorum. Yaralarin iyilesmesine inanmiyorum. Iyilesmenin, icinde barindirdiginin aksine iyi oldugunu dusunmuyorum. Iyi olan hatirlamaktir. O yuzden yaralari hissedememek, zamani onemsizlestirmek hosuma gitmiyor. Sonra,
And the birds take a bow to my heart
‘Cause they’ve never seen quite one of its kind
It may be worn out and wasted
It may be selectively blind
Korluk. Korluk. Bu sozcukle aramdaki bagi, sozcugu sonsuza kadar tekrar etsem de anlayamayacagim. Korluk, oyle guclu bir sozcuk ki, sinsice icinize gelip yerlesiyor ve duydugunuzda hic bir cabaya mahal birakmadan sozluk anlaminin disinda derin anlamlar cagristiriyor. Oyle guzel, bana hikayeler yazdirabilir isterse;
But this heart, it is proud to have loved you
This heart is not cold to the touch
This heart never ran from your kindness
This heart never asked you for much
Saatine bakti, onbiri yirmibes geciyordu. Yaklasik yirmi dakikadir burada bekliyordu. Onun, dakiklige onem veren mizacindan haberdar olmasa, icinde hala bir parca umut barindirabilirdi. Ama durum acikti, o gelmeyecekti. Onunde bekledigi pastanenin icine girerek en sevdigi tatliyi secti. “Paket yapin lutfen” diye seslendi. Paket eline verildiginde de, parasini odemek yerine aceleyle icine cebinden cikardigi kucuk zarfi ilistirdi.
Siyah ceketini giymisti bugun, aslinda bir cenazeye gidiyormus gibi gorunuyordu. Sadece insanlara cenaze toreni yapilmasi ne garip diye dusundu ve gulumsedi. Otobusun en uzak kosesine oturdu. Paketini itinayla kucagina yerlestirdi. Yuzune vuran oglen gunesine iki gunluk sakalini yaslayarak ellerini incelemeye basladi.
Cities and factories spread across the borrowed map
But still I’m lost
Ne istemedigimi bilirsem, ne istedigimi bulabilirim sandim. Neyi sevmedigimi bilirsem, neyi sevdigimi anlayabilirim sandim. Uzaklastigim her seyi bir yana koyunca, diger tarafta tek basimayim.
Guzel, yasanilasi sehirler istiyorum. Kalbimin sicakligina acik, dinlemeye, anlamaya ve sevmeye kabiliyetli insan arkadaslar ariyorum. Niyetim ciddi.
Second Draft
I.
Hep ayni saatte gelmesi onemliydi, ilk konusmalarinda boyle tembih etmisti kadin. “Iki dakika boyunca kapiyi acmazsam gideceksin” demisti; kadinin gelip gelmeyecegi bir sirdi ve eger adam gorevlerini eksiksiz yerine getirmezse iceri alinmayacakti: Kapiyi iki kez tiklatmali ve takim elbise giymeliydi, ne olursa olsun iki gun once tras olmus ve sag elinde beyaz bir manolya tutuyor olmaliydi. Her hafta baska bir hikaye anlatmasi da sartti. Hikayeyi adam seciyordu, yazari onemsizdi.
II.
“Beni yillardir taniyorsun” demisti kadin. Adam kabul etmisti, musterilerini memnun etmeyi prensip edinmisti, onlarin isteklerini sorgulamadan eksiksiz yerine getirmesiyle taninirdi. Bu yuzden, kadin ondan bulusmalarinin sonunda kendisini affettigini soylemesini istediginde sasirmadi. Ona merhamet duyarak, sesi titreyerek “Seni affediyorum” dedi, ve gozlerinden suzulen yaslari omzuna bastirarak kadinin kokusunu icine cekti.
III.
Bu oda, bu otel odasi; gecen ay bugun burada, bu yatakta deliler gibi sevisen, duvarlara parmak izlerini, carsaflara bedensel sivilarini birakanlar onlar degilmisler gibi, bu odaya daha once hicbir canli ayak basmamis gibi duzeltilmis oluyordu. Basuclarinda duran, kirmizi kurdelaya baglanmis altin kaplamali, ortasinda sekilsiz bir cicek tasviri bulunan anahtar ve muzik kutusu haric. Onlar hep oradaydi. Onlar yokken odanin her kosesini yenileyen gorunmez parmaklar, ikisini de milimetre kaydirmadan hep ayni yere koymayi asla ihmal etmiyordu; komidinin uzerindeki telefon ve gece lambasinin hemen yanina. Bu da kadinin tuhaf zevklerinden biri olmaliydi.
Çarşamba, Ocak 19, 2011
Biraz da Kendimden Bahsedeyim
Ne zaman uyuyamasam ya da ne bileyim o degisik 'craving'i hissetsem, buraya geliyorum.
Aklimda cumleler kurmaya bayilirim. Ama onlari soze dokmeyi de yaziya dokmeyi de beceremem. Aslinda buna tam olarak beceriksizlik de denmez. Bazilarina gore bunu en iyi becerenlerdenimdir durust olmak gerekirse. Aklimdan gecenleri asla ilk bastaki halleriyle soylemezken yine de guzel cumleler kurarim, yine de bir seyler anlatmaya calisiyor ve basariyormus gibi gorunurum. Oyle ki, cumleler agzimdan cikarken aklimdan sunlar gecer: Acaba bu cumleyi bitirebilecek miyim? Bazen bitiririm, bazen bitiremem ama icten ice heyecan duymayi birakamam cunku o cumle benim icin bir maceradir. Ve de tabi ki dikkatim dagilir icimden cumlenin akibetini merak ederken. Ayni sekilde, acaba agzimdan neler cikacak diye heyecan duyarim cunku planlamam bunu. Planladiklarim planli sekilde cikmazlar ya da. Iste buraya, bu hislerle geliyorum ve her cumle benim icin tamamiyle surpriz oluyor.
Bunlar bir yana, bu hayatta en sevmedigim seylerden biri soz kesmek ve soz kesen insanlarla muhattap olmaktir. (Yazi yazmanin belki de en guzel tarafi, sozunuzu sizden baska kimsenin kesememesidir.) Bu tur insanlarin sozumu illa sesli olarak kesmesi gerekmez, dikkatinin dagildigini gozlesem bile rahatsiz olurum ve soyleyeceklerimi bitirmem. Soyledigim seyleri dinlemeniz icin onlarin cok ilginc olmasi gerekir mi? Sanmiyorum, ben sizleri sonuna kadar sabirla dinliyorum sevgili insanlar, ve inanin bana hicbiriniz (biraz daha insafli olalim; cogunuz) ilgincligin kapisini bile tiklatmiyorsunuz. Bu birazcik benim 'nasil muamele gormek istiyorsan oyle muamele et' felsefemden kaynaklanir. Evet, benim boyle bir prensibim vardir. Cok konusmam, cok yorum yapmam, cok yargilamam. Ama gosterdigim ilgiyi alakayi insanlarin hak ediyor olmasina ozen gosteririm. Esasinda bu prensip diger dusuncelerim ve iliskilerim icin de gecerlidir. Bana yalan soyleniyorsa, ben de durust olmak icin bir neden gormem, aldatiliyorsam aldatirim, ciddiye alinmiyorsam ciddiye almam, seviliyorsam karsiligini vermeye calisirim.
Bugune kadar insanlar, hakkimda gorus bildirirken onlara hic karsi cikmadim. Son derece acimasiz da oldular, yeri geldiginde bu elestiri kaldiran yapimdan yararlandilar da, istismar ettiler. Cok ciddiyim, bu sekilde soyle bir sey kesfettim: Insanlar, elestirmekten cok degisik bir haz aliyor ve bir kere izin cikti mi kendilerini durduramiyorlar. Ben kendini taniyan bir insan oldugum ve hayatta kimseye karsi olmasa bile kendime karsi durust olmayi ilke edindigimden dolayi bu elestiriler beni zerre kirmaz ama insanlarin bu istirmarci tutumu beni yorar. Bir arkadasim, yavas yavas -talihsiz sekillerde- kesfettigim uzere oldukca kompleksli, kendini oldugundan cok farkli gostermeye calisan ve bunu yaparken gulunc durumlara dusen bir insan oldugunu gosterdi. Bu arkadasim, ornegin, beni elestirmeye bayilirdi. Ve ben ona dur demedigim, dediklerini ciddiyetle dinledigim icin isi oyle bir yere getirdi ki, iletisimimiz bundan ibaret bir hal aldi. Ve ben, ona sadece bir kere gercek bir elestiride bulundum ve sonucundan benden nefret etti. Size hic oldu mu bilemiyorum. Insanlar da benim gibi, ne bulmak istiyorlarsa onu yapma prensibi edinse hayat hepimiz icin kolay olmaz miydi? Kuvvetle muhtemel olurdu. Insanlarin gozunu karsisindakini yerin dibine batirarak -tabi ki kendilerince batirarak, cunku genel kaninin aksine, baskalarinin sozleri insanlari yerin dibine batiramaz, ancak kendi eylemleri bunu basarabilir-, onun uzerine basip yukselme hirsi burumeseydi keske bu kadar kolay. Gercekten yuksekte durmayi basarabilselerdi.
Mukemmel oldugumu soylemiyorum. Insanlara sevgi ya da saygi da beslemiyorum, humanizmden pek nasibimi almamisim ben. Dolayisiyla yaptiklarimin 'insana deger verme' gibi bir ust motivasyonu olmadigi gibi ardinda 'cunku kendime saygi duyuyorum' gibi beylik bir arguman da yok. Yalnizca, bana yoneltilen hakli-haksiz tum elestirilerde, kendimle ilgili cizdigim resime dair ipuclari ararim. Gercege ne kadar uygun, benim istedigim gercege ne kadar yakin gibi noktalari tartar, gerekirse bir seyler degistirmeye calisirim. "Gerekirse" on-kosulunun, ben boyleyim abi degisemem, neysem oyum gibi bir sonuca ulastirdigini dusunuyorsaniz bu tartismayi yaniliyorsunuz, cunku daha once de belirttigim gibi, degisime inanirim ve gerceklesmesi icin cabalarim.
Ilginc bir sey geldi bunlari yazarken aklima. Arkadaslarimin bana sik sik soyledigi seyler, iyi elestiriler yani gercekten olmaya calistigim ama olmadigim bir insana dairmis gibi gelir. Ornegin, benim kendime cok guvenli oldugumu soylerler, onlarin aklindaki seyi daha onlar anlatamazken benim cok daha guzel acikladigimi soylerler, coolugumu bozmadigimi, ne olursa olsun korudugumu soylerler (bu ne demek ben de hala bilemiyorum) ve garip durumlardan, sevimsiz insanlardan kolayca ve guzelce kurtuldugumu soylerler. Butun bunlar, duyunca gururlandigim ama kendime ait gormedigim ozellikler. Dogruluklari ya da yanlisliklarindan ziyade bir seyi kanitliyorlar, bu yasima kadar aldigim elestirilerle olmak istedigim insani birlestirip bir karakter yaratmisim ve o karakter olmaya cabaliyorum, basariyorum da galiba biraz ulan. Bu, olmadigim bir insani oynuyorum sonucuna vardirmasin sizleri, kimse tam olarak olmadigi bir insani basariyla oynayamaz. Yukarida bahsettigim arkadas gibi bir noktada -en iyi ihtimalle- tokezler, duser, kendini acitir, etrafindakilerden utanir ve sonuc olarak kacar. Oysa benim formulumde, insan kendi ideal formuna ulasmaya calisir. Guzel taraflarini vurgularken kotu taraflarini daha iyileriyle degistirmeye cabalar. Oyley-mis gibi yapmanin, disaridan bakildiginda da, icsel olarak da, gercekten oyle olmaktan pek az farki vardir.
Zaten bu hayatta, kendinize cizdiginiz, olmak istediginiz insana bir adim daha yaklasmak icin degisme umudu olmadan uyanmanin ne anlami vardir ki?
O zaman The Dears'tan tum kirik kalplere gelsin mi gonul dostlarim... "All of this time, I thought I was crazy just because you told me so."
Cumartesi, Aralık 25, 2010
Erinnerungen an Marie A.
Still unter einem jungen Pflaumenbaum
Da hielt ich sie, die stille bleiche Liebe
In meinem Arm wie einen holden Traum.
Und über uns im schönen Sommerhimmel
War eine Wolke, die ich lange sah
Sie war sehr weiß und ungeheuer oben
Und als ich aufsah, war sie nimmer da.
Und über uns im schönen Sommerhimmel
War eine Wolke, die ich lange sah
Sie war sehr weiß und ungeheuer oben
Und als ich aufsah, war sie nimmer da.
Seit jenem Tag sind viele, viele Monde
Geschwommen still hinunter und vorbei
Die Pflaumenbäume sind wohl abgehauen
Und fragst du mich, was mit der Liebe sei?
So sag ich dir: Ich kann mich nicht erinnern.
Und doch, gewiß, ich weiß schon, was du meinst
Doch ihr Gesicht, das weiß ich wirklich nimmer
Ich weiß nur mehr: Ich küsste es dereinst.
Geschwommen still hinunter und vorbei
Die Pflaumenbäume sind wohl abgehauen
Und fragst du mich, was mit der Liebe sei?
So sag ich dir: Ich kann mich nicht erinnern.
Und doch, gewiß, ich weiß schon, was du meinst
Doch ihr Gesicht, das weiß ich wirklich nimmer
Ich weiß nur mehr: Ich küsste es dereinst.
Und auch den Kuss, ich hätt' ihn längst vergessen
Wenn nicht die Wolke da gewesen wär
Die weiß ich noch und werd ich immer wissen
Sie war sehr weiß und kam von oben her.
Die Pflaumenbäume blühn vielleicht noch immer
Und jene Frau hat jetzt vielleicht das siebte Kind
Doch jene Wolke blühte nur Minuten
Und als ich aufsah, schwand sie schon im Wind.
Bertolt Brecht
Salı, Aralık 14, 2010
Tragedy of Birth
Her insan trajedileriyle beraber dogar. Anne babasinin olumu, kendinden yasca buyuk akrabalarinin ve arkadaslarinin olumu. Esinin olumu. Kendi olumu.
Ustelik bu kronoloji cogunun bir sans olarak gordugu 'uzun bir yasam'a sahip olursa gecerli olur. Uzun yasam sans midir gercekten?
Cumartesi, Aralık 04, 2010
Gun
Bazi gunleri digerlerinden daha ozel yapan seyler var. Bu seyler aslinda kendi baslarina hicbir onemi olmayan, sadece dogru zamanda ve dogru yerde gerceklesen seyler.
Boyle gunlerde yataga yatiyorum ve kafam dusuncelerle dolup tasiyor. Ya da soyle, gun dogmadan yataga girmek bile istemiyorum. Ya da yataga ayik girmek istemiyorum.
Bazen o kadar cok konusuyorum ki hepsi gece yatinca siraya girip agzima siciyor. Bilgi kumulatif diyorum sonra sence acaba egitimin kalitesi arttigi icin mi gencler daha az dindar, yoksa olum korkusu dini durusu kontrol ediyor da insanlar yaslaninca ondan mi daha dindar oluyor diyorum. Bunun bir cevabi olmasa gerek. Beyaz bir kefene sariliyorum iste sonra, dunya ikiye ayriliyor ortasindan. Her yer yesil ve kuslar var. Haraketsizce bosluga bakiyorlar. Cunku iyilerle kotuler savasiyor ve savas insanlarin kafasini bosaltan bir sey. Fakat pek cok sanat akimi, bilimsel yenilik, yeni yasam standartlari ve yeni adetler; diyorum savas olmasaydi hic ortaya cikmayacakti bile.
Sehrin bir sesi var, bunu biliyor musunuz? Yani tamam hepiniz biliyorsunuz sehrin sesi oldugunu ama bunun bir sarkiya donustugunu gercekten hissettiginiz oldu mu? Mesela kalabaligin ortasinda oturuyorum iste, insanlar hamurumsu bir maddeden yapilmislar. Konusuyorlar, guluyorlar. Dikkatleri dagiliyor. Mimikleri var. Of, herkes nefes aliyor. Nasil da nefesim kesiliyor. Insanlarin her saniye hayatta kalmak icin yapmak zorunda olduklari bir sey olmasi beni oyle etkiliyor ki. Goz kapaklarini acip kapiyorlar fark etmeden hem de oyle sik, istesen de unutamazsin, fark edersin. Ama etmiyorlar iste. Etmiyorlar. Cunku unuturlarsa gozleri kurur ve yanmaya baslar.
Sonra sehir, arabalar, onlarin kornalari, egzoslari ve sileceklerinin sesiyle dolup tasiyor bir anda. Korna calarak neyi cozebilecegini umuyor bir surucu? Bence dusunmuyor, orgazma ulasmadan onceki son saniyede kendini kendi vucudunun ritminde kaybeden bir hayvan gibi. Algilari da gozleri gibi kulaklari gibi tikali. Insaat makinelerinden cok etkileniyorum. Cylonlarin atalari ya iste onlar, gizli gizli komplolar kuruyorlar. Komplo dedigimiz de zaten tanimi geregi gizli degil midir ki? Iste ben onlarin kendi aralarindaki fisiltilari da duyuyorum.
Gunlerdir yikanmamaktan kalinlasmis sac tellerinin birbirine degisini hissediyorum, tirnak diplerinde kalan yaglarin, bir senenin her gunu ayni ayakkabiya tikilmaktan sararip kalinlasan mantarli tirnaklarin, egzamali parmak aralarinin hepsini goruyorum, hepsinin kokusunu aliyorum.
Sehir cok garip bir sey. Ben bir sehirliyim. Ben yagmurda kalip pis kokmus 100 adamla bir otobuse dolustum. Ben trafikte sikisip kalan aracin icinde iki saat hicbir sey yapmadan oturdum ve disariyi seyrettim. Ben metroda yanimdan gecen kadinlarin parfumlerini tahmin ederim. Ben alisveris merkezlerinde yuzlerce kadinin uzerine giyip cikarttigi bluzlari dener, bazen de alirim. Ben icime kirli bir hava ceker ve olumsuzlugun hayalini kurarim; on adim otemdeki denzide yuzememekten gocunmam. Ilk ickimi de ilk uyusturucumu liseme iki adim uzaklikta yerlerde denemis olmaktan da neredeyse gurur duyarim. Kucuk sehir insanlarini kucuk gorurum ama koy hayatina methiyeler duzerim.
Muzik. En cok muzigi ozleyecegim, yani gittigimde. Iste oyle cok seviyorum ki onsuz olum bile dusunemiyorum. Bu konulara girmeyecektim. Bu kocaman karnavalin ortasinda oturuyorum ben. Yalnizliklar icin cok kalabalik olsam daha az bayagi olabilir miyim dersiniz? Bulutlar kirpiklerime degmiyor cunku burasi bir masal alemi degil. En atesli sevisme bile bir an once kendini temizleyebilmek icin tuvalet kagidi aramanla sonlaniyor. Babalar cocuklarina sahip oluyor, kadinlar kocalarinda bulamadigi tatmini is arkadaslarinda ariyorlar, mi? Insanlar birbirlerine gercekten dokunuyor mu? Kucuk ve dindar bir mahallede ya da kasabada yasadigin icin, dislanmamak icin sirf, inanmadigin bir tanri ugruna her cuma yerlere kapaniyor musun? Abdest almadan once 31 cekiyor musun? Kimse bakmadigi icin burnunu karistirip sonra cikanlari agzina goturuyor musun? Tabagini yaliyor musun? Kulagini kasiyor musun?
Insanlar konusuyor. Hepsini bir anda sustursak evrenin sesini duyardik, hic dusundunuz mu? Bomba atildiktan sonra Hirosima oyle sessiz olabilmis midir? Yoksa hemen hayatta kalanlar gidenlere agit yakmaya baslamis midir? Olume neden bu kadar uzulur acaba insanlar diye dusunuyorum bazen. Ve hayir, gidenleri ozleyecekleri icin olduguna zerre inanmiyorum dostlar. Herkes, kendi olumu yuzune carpildigi icin agliyor. Size soyluyorum. Herkes kendini dusunuyor ve kimse iletisim kurmayi umursamiyor. Neden kendimizle barisamiyoruz? Neden ic sesimizi susturamiyoruz? Neden cinsel istegimizi bastiramiyoruz?
Neden ben benim de sen degilim? Neden ben Turkum de Japon degilim. Neden gobegim bacaklarima degiyor da hala bu patates kizartmasini agzima goturuyorum. Neden kendimi boylesine ozel goruyorum? Bence bir insan kendi dusuncelerinin tamamina erisimi oldugu icin ve digerlerininkine hic erisimi olmadigi icin kendini boyle ozel hissediyordur. Oysa Freud diyor ki kendi bilincimizin tamamina erisimimiz yoktur. Bilmiyorum. Cevaplari merak etmiyorum. Neysem oyum. Sadece hayallerim gerceklessin isterim. Isime bakarim. Gencler hic yaslanmayacaklar sanirlar. Yaslilari hor gorurler ya da onlara anlamsiz bir sevgi, saygi beslerler. Bugun neden ben benim de otuz sene sonra ben olmayacagim?
Uzaydaki diger canlilari gorebilmek isterim. Kafam karisik. Ben, bazi sehirlerin muzigini digerlerine tercih ederim. Cunku burada Sakarya'dan Kizilay'a yuruyen bir garsonun ucuz kosele ayakkabisinin topugu dover yampiri kaldirimlari, oysa Isvec'te 1 metre bacaklara gecirilmis H&M stilettolar. Mavi gozler mavi gozlerin uzerine duser, beyaz Nivea kokulu tenler deger sadece birbirine. Tamamen yabanci bir insanla seks yapacak olsaniz bile en azindan pis kokmayacagini bilirsiniz agziniza alacaginiz seyin. Bilir misiniz? Ben bilmem, hic yapmadim ki. Utaniyorum. Yasayamadigim seyler icin utandigim kadar hic utanmadim yaptiklarim yuzunden. Yanlis bildiklerim, yanlislikla soylediklerim icin de sik sik utanirim ama. Boyle gecelerde, anlamsizca yatarken yatagimda aklima gelir utanc verici bir anim ve bir anda basimdan asagi kaynar sular dokulur. Ooof, cok aptalim cok aptalim derim sesli bir sekilde. Sinirli sinirli gulerim, Ingilizlerin dedigi gibi ya da, giggle. Kikirdamak desem yine olmayacak. Dilimizde olmayan kelimeler icin de kizginim mesela, olanlarla hic sorunum yok.
Bana soyledigin seylere inanmiyorum. Hayallarimin oznesi olmayi sen de beceremedin. Ve ben oznemi asla bulamayacagim. Beni sevdigini zannetmen sana iyi geldigi icin beni sevdigini zannettigini biliyorum. Cunku hissetmek her zaman hissetmemekten daha karlidir. Hayallerimde ne cok eve girip ciktim, ne cok bedenin icime girmesine izin verdim. Ne cok yol yurudum, ne kadar cok guldum, ne cok dansettim, ne cok sarki soyledim. Hangi dudaklarla birlesti dudaklarim, pek coguyla henuz tanismadim.
Simdi kirpigimi aldim dustugu yanagimdan ve bir dilek diledim. Hayir, dilemedim. Ben dileklere inanmam.
Hayatimda duydugum en guzel cumleydi bu: 'Anlayan' biriyle konusmak guzeldi.
Çarşamba, Kasım 24, 2010
Baska Hayatlar
Bugun guzel bir sey oldu. Aslinda bugun guzel pek cok sey oldu ama ben sadece birini yazmak icin kendime soz verdim.
Bugun bir kedi gordum. Koyu sari, buyukce bir kediydi. Islanmisti ama tam anlamiyla islanmadan otobus duraginin altina siginmayi becerebilmisti. Biraz usuyor olabilirdi ama hayvanlarin usudugunden asla emin olamadigim icin ben tahmin yurutemedim. Acik kahverengi gozleri vardi, suratinda ufak bir iki tane koyu kahverengi leke vardi. Guzel bir kediydi, ama sirin degildi.
Ona baktim ve bir kedi oldugumu dusundum. Bazilari acaip sesler cikararak bana yaklasir, birtakim yerlerime dokunurdu. Bazilari da tekme atar canimi yakardi. Bir kismi karnimi pek de hosuma gitmeyen yemeklerle doldurmaya calisirdi, boyleleri ortada olmadiginda -ki genelde olmazlardi- onlarin atiklarini biraktigi buyuk leziz kokulu bir kara delikten saglardim besinlerimi. Bu "insanlar" ne garip yaratiklar, cesit cesitler dedim. Bir kediyse hep aynidir, dis gorunusu disinda pek degismez huylari, bir kismi yabani olur digerleri sokulgan. Ne istedigi, neleri sevdigi bellidir. Bir tanesi siddet yanlisiyken bir digeri anlamsiz bir sevgi yumagi degildir. Bazilari sanslidir sadece, bugun gordugum kedi gibi islanmak ve bir yerlere siginmak zorunda kalmaz.
Kedileri sevmem, ya da soyle de diyebilirim, kedileri diger canlilardan daha fazla sevmem. Bugunku kedi bana koyu kumral sacli, kahverengi gozlu, orta yasli bir adami hatirlatti. Diyelim ki ruhumuz ve onun devir daimi var, baska formlara burunme olasiligi da var dedim, bu kedi onceki hayatinda kahverengi sacli, uzun boylu ve hafif toplu bir adammis. Guzel bakislari yoktu kedinin, biraz saskin gibiydi. Bu vucutta ne yapiyorum ki ben der gibiydi. Eski hayatinin kirintilarini ariyordu, yerde degil koltukta oturmasi da bundandi sanirim. Ben bunlari dusunurken o yanima geldi ve bana bakti. Dimdik oturdu, kuyrugunu etrafina sardi ve basini bana dogru egdi. Yuzunu inceledim bir sure, gozlerini gozlerime sadece 2 saniye dikti, daha fazla degil. Sanirim dusuncelerimi duydu dedim, sanirim duydu ve onun icini gorebildigim icin bana kendini yakin hissetti.
O sirada bir otobus geldi onumde durdu, icinden bir kiz gidene kadar birkac dakika boyunca beni izledi gulumseyerek. Cok guzeldin gulumseyen kiz. Bakislarimiz birlesince ben de gulumsemeye calistim ama utangacligim yuzunden hemen yuzumu ceviriyorum boyle durumlarda ve sonra fark ediyorum ki dudaklarim buzulmus, yuzum gerilmis ben gulumsedigimi sanirken. Ama aslinda ben de sana gulumsedim guzel kiz. Bunu bil.
Birkac orta yasli kadin geldi sonra, kedi sizin mi; ne kadar guzel duruyorsunuz, tablo gibisiniz dediler. Iclerinden biri telefonun varsa fotografinizi cekeyim dedi, cekti de. Cok guzel ciktik. Kedi kameraya bakmadi ama, ellerime bakti uzun uzun. Sonra kalkarken gidisindan makas aldim ve gorusuruz dedim.
Dunya uzerinde koklu degisimlere neden olabilecegimi dusunmuyorum. Ama bazen, canlilar arasinda, yeterince konsantre olunursa guzel bir bag olusabilecegine inaniyorum. Portobello Cadisi (Paulo Coelho) okudugum vasat kitaplardan biriydi, fakat orada bundan bahsediliyordu. Ve her gun, kendimi yeterince iyi hissediyorsam bunu deniyorum, her seferinde ise yariyor. Birine bakarken, ona gercekten bakmaktan bahsediyorum. Ornegin size yardimci olan kasiyerin isim kartina bakin ve ona ismiyle seslenin, ya da garsonunuzun. Bir dukkandan cikarken ya da yolda gordgunuz arkadasiniza laf olsun diye degil de gercekten guzel bir gun dileyin ve nasilsin, cok iyi gozukuyorsun diyin, gozlerine bakin ya da ne oldu, cok ciddi bir sorun yok ya deyin kotu gozukuyorsa, ona moral verin. Atmosfer aninda degisiyor, renkler canlaniyor sanki. Size yol veren insana gercekten icten tesekkur edin ve gulumseyin. Ya da agir posetler tasiyan birine yardim edin, yardimi hic de beklemedikleri bir anda. Oyle minnettar oluyorlar ki. Ben kendimi onlarin yerine koyuyorum bu durumda, kimse yuzume bakmazken ve ben sikici islerimle ugrasirken bir anda bana biri adimla sesleniyor, tesekkur ediyor, gozlerime bakiyor. Biri benim o anda orada oldugumu fark ediyor, yaptigim isle ya da ona ne ifade ettigimle degil de gercek bir insan olarak. Ben de mutlu olurdum.
Iste boyle. Kedi, onun yanina oturdugumda onunla ilgili kimsenin gormedigi, bilmedigi bir sirra tesadufen nail oldugumu anladigi icin bana yakin durarak sevgisini ve minnetini gosterdi gibi dusunuyorum. Boyle olmasa bile, boyle dusunmek biraz olsun anlamli hissettiriyor.
Pazar, Kasım 21, 2010
Bundan Sonra Ancak Kirlenebilirim
Ben degisime inaniyorum. Degismek istiyorum. Daha guzel yarinlara ve bastan sona mutlu bir hayata inanmadigim kadar buna inaniyorum hem de. Insanlar degisemez, yedisinde neyse yetmisinde de odur derler ya. Ben degistim, ve mumkunse yetmisimde bambaska bir insan olmayi seciyorum.
Hani insanlar degisir ya, hamurunda degisim olanlar yapabilir aslinda bunu ancak, degismekten korkmayanlar ya da ne bileyim, gozleri acik olanlar, daha genis bir pencereden dunyaya bakanlar. Mesela benim annem, elli senesini hayat hakkinda pek kafa yormayarak gecirmis. Guvenli dunyasindan cikip 'dunya evi'ne adim attiginda hicbir sey degismeyecek sanmis, kocasi babasi olacak, onu ne olursa olsun sevecek sanmis. Oyle olmamis elbet, annem degismesi gerektigini gorememis, dunyasinin degistigini anlayamamis. Sonra beni dogurmus, iyi ki de dogurmus mu orasini bilemem. Benimle ne kadar gururlansa da ona yapamadiklarini gosteren bir kaynak oldum coklukla. Mesela hayatinda hic gezip tozmamis annem, hep ayni yerlere gidip, hep ayni parfumu kullanmis, hep ayni espirilere gulmus. Gittigim gordugum yerlere, yasadiklarima hayranlikla karisik bir kiskanclik besledigini gorebiliyorum. Ben her seyi erteledim, hic kendimi dusunmedim diyor. Oysa ki onun dunyasi boyle genis degilmis ki. Keske bunu anlasa da gozlerindeki o kaybetmis, saskin goruntu gitse yerini huzura biraksa.
Sonra babam, babam beni hicbir zaman sevemedi. Bazilarina gore babam cok iyi bir insan, iyidir de belki bilemem. Ama kendi babasini 10 yasindayken kaybetmesi onda ciddi bir hasar birakmis. Ne babalik yapmayi bilebildi ne kocalik annemin deyimiyle. Ben bilemem bunlari. Ben dogdugumda kiz oldugum icin hayal kirikligina ugradigini, cekecegi zorluklari dusundugumden uzuluyorum dedigini biliyorum. Ya da ben bana alti yasinda karanliktan korktugum icin annemle uyumak istedigimde bana tokat attigini biliyorum mesela. Karanlikta o film izlerken kablolara takilip dustum diye at gibisin kizim diye kizdigini hatirliyorum. Bana orospu deyisini, benden bir bok olmayacagini bana sik sik hatirlattigini biliyorum. Iyi bir adam diyenler bunlari duysa olur oyle yapar baba kizina derler, baba sevgisini gostermez, babalar kizlarini kiskanir derler. Belki de oyledir. Ben bir babanin kizini nasil sevdigini anlayamadim, benimki bende sevecek bir sey bulamadi belki. Haksiz sayilmaz; ben de o olsam, beni sevmeyebilirdim. Sonra bana bir kere beni sevdigini soyledi, sesi titredi. Sanki, seni sevmek isterdim ama olmuyor be kizim der gibiydi. Anliyorum baba dedim, biliyorum dedim. Onu suclamiyorum. Agzina yapismis bir cumlesi vardir; benim babam olsaydi ben bugun oldugum insan olamazdim cunku beni kisitlardi, bu yuzden ben de kizimi kisitlamiyorum. Ama iste oyle degil, babam bugun yasayamadiklarimin ve asla geri donmeyecek gunlerin benden sonraki ilk sorumlusudur. Buna kendisi inaniyor mu bilmiyorum. Bilmek de istemiyorum. Bazen ben oldugumu, Asli oldugumu unutuyorum ve bir evlat, bir abla, bir ogrenci olarak bakiyorum kendime. Hep oyle cok eksigim var ki, oyle buyuk, geri dondurulemez hatalar yapmisim ki, kendimden nefret ediyorum, Bu kadar da acizlik olmaz ki diyorum. Butun olmak istemedigim seyleri bir bir kendimde goruyorum. Ama sonra Asli olmak geri geliyor, baskalarina olan yerine getirilmemis sorumluluklarin altinda ezilmekten vazgec ve bugunku sorumluluklarina, kendine ve hayatina karsi olanlara yogunlas diyorum. Cogunlukla ise yaramiyor, ama olsun.
Hepimiz ayni boktan hayatlarin icine sikismis yasayip gidiyoruz. Genc oldugumuz surece biraz umut var, yaslilikla beraber o da gidiyor. Yapmak istedigim cok sey var. Ama neden? Bunlari neden yapmak istiyorum? Yaslandigimda cok cooldum ben sunu bunu yaptim demek icin mi? Hic beklemedigim bir anda olup gidersem arkamdan bu kizcagiz da sunu bunu yapti, cok cooldu, cok tatliydi, olmeseydi iyiydi falan diye anlatsinlar diye mi? Yoksa sadece canli oldugum icin mi? Cunku hayatta olmak istemek arzu etmek demek oldugu icin mi Blanche'in dedigi gibi? [biraz Tenessee Williams bulasti buraya]
On yedi yasinda asik oldum ben. Londra'da yasiyordu o, ve ben muhtemelen onun icin bir yazlik eglenceydim. Ilk kez hayatimda birini sevdim o zaman, ilk kez. Bir baskasini oyle sevebilir miyim bilmiyorum. Cokluk azlik, ah o cok baskaydi degil. Bir daha ben o ben olamam, ondan. Neden oyle sevdim onu da bilmiyorum. Hic bitmeyecek sandim heralde. Filmlerde gorduklerim, kitaplarda okuduklarim yalan degilmis dedim kendi kendime. Gozyaslarimi open, beni sevdigini, bana asik oldugunu soyleyen biri oldu diye olumsuzum sandim, artik beni kimse yenemez sandim. Butun sarkilar anlamliydi, ah bugune kadar askla ilgili soylenmis her sey oyle dogruydu ki. Ben de yasiyordum iste, renkler daha canliydi sanki, her sey daha tatliydi. Hem de hicbir sey yasadiklarimi tarif etmeye yetmiyordu. Iste bunlari dusunuyordum Londra'nin orta yerinde bir parkta cimlere sirtustu uzanmis yaz rengi gokyuzunu izlerken. Kulaklarimda Coldplay caliyordu, diskmandeki CDden geliyordu ses. Biraz cizirdiyordu. Iste o cimlerde tek basima yatarken annemi de babami da Tanri'yi da affettim benim yanimda olmadiklari icin, mukemmel olmadiklari icin ve beni sevmedikleri icin. Dunyanin bana sundugu tum guzelliklere sukrettim. Bogazimdaki dugum kalkip gidiverdi. Ne gecmis vardi, ne gelecek vardi. O an, upuzun bir omurdu, benim omrum o gun baslamisti ve hic bitmeyecekti, sonu yoktu. Mutlulukla ve askla doluydu. Sanirim o anda olsem, olmeden once sunlari soylerdim: Bundan daha mutlu olmam mumkun degil, bundan sonra ancak kirlenebilirim ve asla daha genc olamam.
Cok agladim o yilin noelini takip eden aylarda, yillarda. Kimse olmedi ya dediler bana hep, ozellikle de annem. Hayatta neler oluyor, sen neye agliyorsun dedi hep. Simdilerde anliyorum ki, kimse olmedi, olmedi ama icimdeki masumiyet, iyiye ve guzele olan inanc, ask, genclik, hepsi beraber o gun olduler. Dirilmeleri imkansiz. Oysa ki olum hayatin kendisi kadar siradandir. Ben kendi erken gelen olumume agliyordum, diger olumlerin habercisi olan ilk atisa. Hayati o gun sevdigim kadar sevmem artik mumkun degil. Artik her sey yapay geliyor. Mutluluga ufak kacamak bakislar attigim zamanlar oluyor, olmuyor dersem yalan olur. Cunku daha sonra, seneler sonra beni cok seven, beni her seye ragmen cok seven biriyle karsilasabilecek kadar sansliydim. Hatta, sanirim beni ilk kez birisi gercekten seviyor. Evet, ilk kez. Ve muhtemelen ben de ilk kez seviyorum birini. Bu sefer gozlerim kamasmis degil sonsuzluk, olumsuzluk ve bitmeyen bir ask hayaliyle. Ama bu sefer hicbir sey, gercek olamayacak kadar guzel de degil, cunku her sey gercek. Bu benim icin daha degerli. Gozlerim kor, algilarim kapali degil. Her sey, et gibi kemik gibi gercek. Ve ben, artik o gun o cimlerde yatan kiz olmadigim icin gercegi tercih ederim.
Bu yazinin bir konusu ya da anlatmak istedigi bir sey yok. Adi uzerinde, yeraltimdan notlar. Bu yazi benim geceleri yatmadan once kendimle ettigim kavgalarda aklimdan gecenleri iceriyor. Arasira aklimdan gecenleri yaziya gecirip varolduklari yeri degistirmekte, aklimdan kagida almakta yarar var diye dusunuyorum. Cunku ben aslinda hic depresif bir insan degilim, yani disaridan bakildiginda. Icimde devamli beni yiyip bitiren dusunceler de ucusmuyor, arada geliyorlar aklimda. Hepsi de bu ve benzeri konulara yogunlasip kendime duydugum yogun sevgisizlikle sonuclaniyor. Ben boyle bir insan olmak istemiyorum iste, degismek istiyorum. Degisime inaniyorum, surekliligi olan tek sey degisim ne de olsa. O yuzden iste, bunlardan kurtulmak icin yaziyorum.Umarim donup bir daha okumam da. Sen de okumazsin. Beni sonsuza kadar iyilikle hatirlasin isterim herkes.
Sonsuza kadar derken, iste; kendi sonlarimiza kadar.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)