Esasinda sanirim bu olgunun ruhuma islemesi, koluma yaptirdigim dovmeyle basladi. Yaklasik sekiz yildir Rilke'yi taniyor ve seviyordum. "Insan olumu icinde tasir, meyvenin cekirdegini tasimasi gibi" ilk okudugum andan itibaren icime hayatin anlami olarak kazinmisti ve vucudumda tasimak istedigime karar verdim, cunku dogruydu. Hayatta ne olursa olsun, basimiza ne gelirse gelsin, insanlarin tek esit oldugu nokta hepsinin; hepimizin bir gun olecek ve yok olacak olmasiydi. Boylelikle dovmemi yaptirdim. Ilk basta bu soylediklerimden daha fazlasini dusunmuyordum. Genelde, tanri, varolus, din konularindan israrla bahsetmek isteyen insanlari garip bir gulumsemeyle dinler ve soylediklerini soyle bir dusunuyormus ve katilmiyormus gibi yaparim. Gercekte onlari hakir gordugum ve inancsiz olmamla icten icten kibirlendigim bile dusunebilir. Oysa ki, dovmemi insanlara aciklarken fark ettim ki, inancsizlik bende dogustan olan bir sey ve kesinlikle cok huzunlu bir ozellik. Gercek bir lanet, gecmesi mumkun olmayan bir illet. Insanlar inanclarini sorgularken tanrinin varligi ve onun planlarina oyle yogunlasiyorlar ki cok temel noktalari gozden kaciriyorlar. Mesela, neden insana "ruh" dedigimiz sey yakisitiriliyor? Bir ruhumuz oldugunu da nereden cikardiniz? Bunu insanin kendini ve hayatini, tum varolusu anlamlandirma cabasinin beceriksiz bir sonucu oldugunu gorebilen sadece ben miyim? Ya da, bu ruhun olumsuz olmasi ve hayatimiz sona erse de devam edecegini dusunmek acikca bir olumsuzluk iddiasi, olumu reddetme degildir de nedir? Hele kendini bu kadar onemli gormek nereden cikiyor? Butun bu dusuncelerin ardindan da gelen bir safha var ki, o olumden bile daha soguk, daha kati: Olumsuz olmayi istemezdim. Yani ruhun devir daimi mesela, defalarca bir sey hatirlamadan bu hayata gelip durmayi tercih etmezdim yani secme sansim olucaksa. Bu hayat guzel, cok cok guzel, sevgi var, ask var, seks var, cikolata var, gunbatimi ve ilik meltemler var ama sadece buradakiler var, bunlardan ibaret. Neden ayni seyleri defalarca yasamak ister ki insan? Kimse istemez, kimse kendini sona ermeyecek bir dongunun icinde hapsolmus sekilde varolmaya ikna edemez ve bundan mutlu olmaz. Ya da, diyelim ki gercekten bir ruhumuz var, bugune kadar yasamis BUTUN insanlarin toplandigi bir adacik mi var, Atlantis'e mi gidiyoruz? Bildigimiz evrende bir gezegen mi var olmus ve olumu tadmis ruhlar icin? Yoksa bilmedigimiz bir baska evren mi var? Orada birbirimizle muhabbet edip tavla falan mi oynuyoruz sonsuza dek?
Bazen Six Feet Under'daki gibi gercekte olanlar duruyor ve normalde olmicak cok acayip bisi oluyor goz kapaklarimin icindeki minik ekranda. Bir anda kendimi 80 yasinda gibi hissediyorum ve genclere sonsuz bir hasetle bakiyorum. Basimdan asagi kaynar sular dokuluyor. Bugun gencim ve guzelim, onumde en az 60 sene oldugunu dusunuyorum isler ters gitmezse. Ve iste simdi bugun, yarin olebilecekmisim gibi bir anda yaslaniyorum. Dedemi gormeyi bu yuzden istemiyorum ornegin. Rilke'nin dedigi gibi icindeki olum buyuk oluyor yaslilarin. Iclerindeki olumun sesiyle konusuyorlar, hareket ediyorlar ve en onemlisi bakiyorlar. Dedemin gozlerinde olumun o soguk ve bikkin halini goruyorum. Donusu olmayan bir yol ve 90 yasinda elleri ayaklari tutmayan, kulaklari duymayan, butun gun koltugunda oturup olumu bekleyen bir adam bile yasamdan ayrilmak istemiyor, ondan korkuyor, kabuslar goruyor. Anneme, babama bakiyorum. Onlar da varolussal sancilar cekiyorlar. Babam senelerdir kendine bile itiraf edemedigi bir olum korkusuyla bogusuyor ve tahminimce sirf bu yuzden kendini inancli olmaya zorluyor. Annemse, neyse ki, kendini bir seylere inandirmak konusunda cok basarili. Bazen, yine her zamanki sikintilardan beli bukulmus, sigara icip aglarken bana donuyor ve buz gibi suratiyla: "Aslinda hayatta olumden gayrisi yalan, biliyor musun" diyor. Biliyorum diyemiyorum. Benim bildigimi, hatta 22 yasimin neredeyse tamamini bu dusunceyle iskenceye donusturdugumu bilmese daha iyi zaten. O benim yasimdayken bilmiyormus. Iyi ki bilmiyormus. Ben onun son 20 senesine tanik oldum, son 5 senesi gercekten ama gercekten cok mutsuz gecti. Her gun biraz daha yasam enerjisini kaybetti, ve simdi aglayarak boyle cumleler kuran bir insana donustu. Onun icin kahroluyorum, mutsuz olecegi icin bazen uzuluyorum bazen de olunce mutsuzlugu gececek diye kendimi avutuyorum. Sanirim butun bunlari bosu bosuna yapiyorum, ben omrumun 20 senesini gercek bir varolus sancisi icinde kivranarak gecirdim, onun en azindan 30-40 sene boyunca boyle dertleri olmamis. Hele benim yasimdayken, muhtemelen gencliginin verdigi atesle ve mutlu bir aile yasantisina sahip olmasi nedeniyle sonsuza kadar genc ve guzel kalacak ve hep sevdikleriyle beraber yasayacak saniyormus ve alabildigine mutluymus. Boyle deyip avunuyorum kisa bir sure. Sonra yine basiyor uzerime bu dusunceler, isin icinden cikamiyorum.
Diyorum ki, genclik sonsuza kadar yasayacigini sandigin surece bakidir. Ben cok erken kaybettim. Olumun golgesi gozlerime, -belki de Rilke sayesinde- kararak dustu erkenden. Her soran insana dovmemi aciklarken konunun bir baska yonunu kesfediyorum. Bogazimda devamli bir dugum. Gecen gun bir arkadasima bu kaygilarimdan bahsederken buldum kendimi bol alkollu bir masada. Soyle dedi bana: "Bence olmek cok sahane olucak. Bir kere ruyamda gordum, sesler yavas yavas boguklasiyor ve gogusumden tum vucuduma mutlak bir huzur yerlesiyordu. Nihayet bitti, nihayet bitti bu kovalamaca diye dusunuyordum." Ve ekledi, "bence olmek hic varolmamis olmakla ayni anlama geliyor ve bunda kotu bir yan yok, hayat o kadar da mukemmel degil". Icimden cikmasin diye zaptettigim tum duygulari bir bir onume serdi fark etmeden. Izin istedim, tuvalete gittim. Camdan gozuken soguk ve beyaz isikli Ankara gecesine bakarak cok guzel oldugunu ve gitmek istemedigimi dusundum ve aglamaya basladim. Ellerime, kollarima, yuzume bakiyorum sik sik. Kirisip burustuklarini ve sonra anneannemin musalla tasindaki cansiz bedenine donustugunu goruyorum.
Evet, sanirim ben deliriyorum.
Sonra diyorum ki, olum siradan bir sey. Herkesin kesinlikle yasadigi bir sey. Oyleyse yasam da siradan bir seydir cunku olumu yaratan yasamdir. Ve sonra, basladigim yere donuyorum iste. Cioran'a tamamen katiliyorum, tum acilarimin sebebi dogmus olmamdir, eger dogmus olmasaydim bu acilari cekiyor olmayacaktim. Yapmak istediklerimi yapmaliyim oncelikle, basima bir sey gelmemesi icin evrendeki tum guclere (i.e. tesaduf, sans...) yalvariyorum. Kendi adima, dogru zamanda dogru yerde olmaya calisiyorum. Kendimi sik sik anlatiyorum, analiz ediyorum. Sevdiklerime onlari sevdigimi kendimce gostermeye calisiyorum. Iyi ki bana cok iyi bakan bir iki insan var hayatimda, onlarsiz yolumu nasil bulurum gercekten bilmiyorum. Ama oyle ya da boyle, guzel bir yasam surmekten baska bir cozum goremiyorum kalbimdeki bu acaip aciyi hafifletmek icin.
Bazen de iyimser tarafim agir basiyor. "Ustelik, bu tamamen korkunc bir sey de degil ya" diyorum. Sonlu olmasi hayati guzellestiren bir sey. Bana butun hucrelerimle sevme, tadini cikarma gucu veriyor. Ertelemenin, bu hayata ve kendine karsi isleyebilecegin en buyuk gunah oldugunu anlamami sagliyor, gunlerimi doya doya ve sikayet etmeden yasama gucunu veriyor bana. Yani iste, sozde.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder