Salı, Haziran 12, 2012
Bir Yerlerde Sessizce Sürüklenen Şeyler Vardır
Gündüzleri güneşli pencerelerle dolu soğuk rüzgarlara açılırdı odanın, sigara kokusu burnumuzu tırmalardı. Gözleri dışa doğru şaşı kızlar vardı, Koreliler dahil değil. Gülüşlerimizi tutmak zorunda kalırdık, yan odadakilerin gülüşleri bizimkilerden önemliydi. Kendine ait küçük sırları varmış gibi davranmayı severdi. Ama onlar sır değildi ki, bana anlatırdı. Güzel bir şey öğretti yine de, kendine ait sırların olduğunda varlığına nasıl da güzel tutunabilirdin. Akşamları birbirimize olan sevgimizi şarkı sözlerine koyar gönderirdik eski telefonlardan. Kötü hissederdi, kötü hissettiğinde biz de buna ortak olalım isterdi. Cehennem başkalarıydı, eksik olmayan tek şey eksiklikti ve babanı öldürdüğünde özgürdün ya, söylenegelerek anlamsızlaşmış cümleleri biriktirirdi. Ondan başka herkesi sevebilirdi. Kendinden başka herkese dayanabilirdi. Kafamız güzel olunca açıp Kafka okurduk. Okuduklarımızdan mı yoksa içine kendimizi yerleştirdiğimiz çerçeveden mi bu kadar etkilenirdik, bilinmezdi. Ilık rüzgarların ayaklarını gıdıkladığı yaz akşamlarında bana bakıp beni görmemeni isterdim. Konuşmazdı, konuşmasaydı daha anlamlı olacaktı. Kendini benzemekten kurtaramadığı şeylerden tüm benliğiyle nefret ederdi. Kalbim hızla atardı merdivenleri tırmanırken, windows 95 vardı, yahoo mail vardı, Galata Kulesi vardı. Herkesin hayatta çok iyi yapabildiği en az bir şey olmalıydı. Çok güzel daireler çizerdi. Alışveriş listeleri yapardık, sonra gider o listedekileri alır eve gelirdik. Yazısı da kendi gibi güzeldi, duvarları doldurur, saatlerce televizyona bakardı. Işık bir maviye, bir mora, bir kırmızıya, bir sarıya dönerdi. Kargaları taklit eder, kedilerin kavgasıyla eğlenir, bir aşağı katta yaşanılan hayatlara özenirdik. Uzun yürüyüşler yapar, uzun yürüyüşlerden bahsederdik. Küçük bir bahçesi vardı, domates biber yetiştirir, bana dolma sarardı. Hayatını benimle geçirmeyi çok isterdi benimle geçirmeyeceğini çok iyi bilirken. Hiç aynı şeyi düşünemezdik, ayaklarımın fotoğraflarını çekerdi. Yapraklardan resim yapardı. Şampanyalar patlatırdı, oturup sabaha kadar tanımadığı bir adamı beklerdi. Samimiyetten bahseder, yanında samimiyetten bahsedenleri dinleyemezdi. Parmaklarını gözlerine daldırıp, kendinden daha önce hiç duymadığı kelimeleri çıkartırdı. Karanlıktı, gölgeliydi, pijamalıydı. Saçlarını günlerdir yıkamamıştı, kafasını kaşıdığında tırnaklarının içine pislikler dolardı. Günler önce içtiği kahvenin bardağına izmaritlerini yığardı. Her şeyi vardı, bir bisikleti, bir plağı ve yasemin kokulu eflatun bir elbisesi vardı, denize bakan evinde pis fayanslara yatıp mekik çekerdi. Buruş buruş ellerine bakıp sen de mi ölüceksin bir gün diye ağlamıştı. Daha ölmedi, sonra öldü. Kırmızı ayakkabılar iyiydi, onlar iyi ki vardı. Parlak olmalı ve Ege'nin yosunlarına dolanmalıydı. Püskülleri vardı, saçakları vardı, beyazdı. Balık Pazarı'ndan aşağı doğru yürür, deri ceketini canlı yengeçlere doğru fütursuzca sallardı. Piyanonun üstüne de oturmuştu çünkü küçük her şey güzel olabilirdi ama güzel her şey küçük değildi. Kafasını yana yatırıp kuramadığı cümlelerin kafasının üzerinde dönüşüne kapılarak bir öne bir geriye sallanırdı. Üstünü örtmezse örümcek ağlarına dolanacaktı. Yatmaktan poposu yara olacaktı, köşedeki adam kendi evine dönecekti. Ağaçlar üzerine devrilmişti, ama o devrilmedi, yürümeye devam etti. Ya da etmedi. Emin değildi. Masalar vardı, kıymıkları vardı, perdeler henüz küflenmişti. Burnunu tutardı, gözlerini kapardı, önemli değil derdi. Önemli değil. Önem-li. Ön-em-li. Çişi geldi, ne vardı yani, çişi gelmişti. Sinir oldu, öyle sinir oldu ki, sesini tizleştirerek taklidini yaptı. Adam bir şey çalıyordu ama o enstrümanın adını koyamadı. Henüz adı koyulmamış duygular vardı bir zamanlar, artık yoktu. Koltukları, yarısı yazılmaya tenezzül edilmemiş cümlelerle dolu kağıtlarla kaplar, yere otururduk. Değersiz hissederdim, değerli hissederdi, kolu bana değerdi, kahküllerini kendi keserdi, saçları prize girerdi. Boştu. Sokaklar, odalar, trenler, otobüsler. Bir grup adam, tehlikeliydi, tehlikeli gözükmek için tehlikeli olmak gerekmezdi. Ya da aynı adamlar o sokaklarda değil de üç beş enlem aşağıdaki sokaklarda dolanıyor olsalar kimse onlardan korkmayacaktı. Sabahları bana ekmek kızartırdı, yeni boyanmış tırnaklarını reçel kavanozlarına daldırırdı. Ayak parmakları gibi uzun sigaraları içerdi yeni döktüğü toprağı eşelerken, beş yıldır haber alamadığı karısının eve döndüğü bıkkın akşamüstünde. Yanımda durup da tir tir titremişti, saçları geçen gün aldığımız şampuan gibi kokuyordu. Yere uzandım, asfaltı hissettim, o beni hissetmedi çünkü canlılarla ölüler aynı şeyi hissedemezdi, öyleyse hiç canlanmamış olanlarla canlandırılmış olanlar da birbirlerine değemezdi. Bir şarkının içine bir köy kurmuştuk, o köy bizim köyümüz değil o köyde yaşadığını hayal ettiklerimizin köyüydü. Kendisi için geldiği odaya onu terkedip bir yan odaya geçmişti. Ağladı. Defalarca aradı. Gitmek bilmedi. Küfürler etti. Ulaşamadı. Çünkü ulaşmaya çalışanlarla, ulaşılamayanlar, birbirini tamamlayan kümelerde ikamet etmezlerdi. Yastığının altına anahtarlarını sakladı, bir daha da o evde uyanmadı. Bazılarının yapabildiği en iyi şey bir şişeyi ağızlarına dikmekti. Diğerlerininkiyse kırmızı kadife perdelere sarınarak başkalarına sunulmaktı. Bana şiirler yazmasaydı, ona bir gün daha fazla dayanabilirdim. Yanımda oturmasaydı onu görebilecektim. Giderken hoşçakal demeseydi adını bilmeyecektim. Yaşadığı kasabayı bazen rüyalarımda görürdüm, nehirlerle bölünmüş kocaman tahta evleri, değirmenleri ve karanlık yer altları varmış sanki. O nehirleri ikiye bölen köprülerde durup kendisi gibi altın saçlı kızların gözyaşlarını öpmüş, safir gibi parlayan gözlerine bakmış. Kısacası, biz evrenin içine düştük bir kere ve evren ipek salkımlarıyla her yanımızı sardı.
Salı, Nisan 24, 2012
Ya da
İstediklerine, arzu ettiklerine devamlı dikkat etmek zorundasın. Çünkü kendinden yaratmaya çalıştığın meta benlikle tutarlılık kurmayı beceremezsen birilerine hesap vermen gerekebilir. Bakman yasaktır, gözlerini kaçırırsın, üstünü başını düzeltirsin; eteğinin edepli bir boyutta olması lazımdır, gömleğinin o mahrem yerini gösterecek düğmesinin kazayla bile olsa açılmamasına özen gösterirsin. Para harcamamalısındır, hep iyi, hep güzel, hep temiz, hep güler yüzlü, hep nemli olman gerekir. Yaşlanmaman, kilonu koruman, kaslarını güçlendirmen de lazım. Ders çalışırsın, ödev yaparsın, proje yetiştirirsin. Tozlu kaldırımlarda dolaşır, ağdaya gitmeye zaman bulamadığından güzel eteklerini giyemezsin. Çikolata yiyemezsin, sigara içemezsin, parmaklarını soyup soğana çeviremezsin. Dedikodu yapabilirsin ama, gizlice nefret ettiğin insanları bol bol kötülersin, ağız dolusu kötü laflarla onlara olan nefretini biraz olsun dindirmeye çalışırsın. Sonra onların nefretine değer olmadığını düşünürsün. Kendinden başka biriyle, senin hakkında bir algısı olup olmadığından bile emin olmadığın biriyle ilgili bir duygulanım yaşaman, onunla ilgili bir algı kurman ve onu düşünmen çok saçma gelir, utanırsın. Sonra kendine ve nefretine nasıl da büyük bir paha biçtiğin dank eder kafana, iyice yerin dibine batarsın. İşte böyle zamanlarda, hayatın boyunca kendini kendi gözünde hak ettiğinden, haddinden fazla büyüttüğünü ve bunu gizlemeyi yeterince beceremediğini hatırlarsın. Oysa gizlemelisindir, paylaşamazsın, kendinle ilgili ipucu veremezsin. Gülerler, arkandan konuşup yüzüne gülerler. Sömürüp sömürüp, iliğini kurutur, artıklarını kapı dışarı ederler. Böylece düşüncelerini kendine saklar, kim ne duymak istiyorsa onlara itinayla duymak istediklerini söylersin. Herkes seni sever, kimse seni üzmez, kimse seninle ilgili fazla düşünmez. Kasaptan, manavdan, marketten, eczaneden süzülür otobüslere binersin, kitaplar, filmler, diziler, müzikler akar geçer beyninden, sana dokunup dokunmaması neye yarayacak pek bilemezsin. Her şey zamanı geçirmeye ve aynı zamanda onu durdurmaya yöneliktir. Yaşadığın şey budur da bu hayat mıdır, kime sorsan cevap verebilir?
Cumartesi, Nisan 14, 2012
Çarşamba, Aralık 07, 2011
Merhaba Dunya I
Su anda, topraklari kirmizi, agaclari bizimkilerden farkli bir memleketteyim. Gunes yakiyor tenlerimizi, ustelik kisin son gunlerindeyiz hala. Buranin insanlari, sabah kahvalti etmiyorlar, ogle yemegi ise neredeyse tek ogunleri, ve cok onemli. Babalar anneler isten eve gelip beraber oglen yemegi yemeyi tercih ediyorlar mesela. Yolda kaza gorduler mi arabalarini birakip gidip yaralinin basinda dikilip izliyorlar. Genci yaslisi, sismani zayifi, ayirt etmeden hepsinin kalcasi buyuk ve kalkik. Cogu insanin gobegi var. Brezilya cogu seyi oldugu gibi kiyafetlerini de kendi uretiyor. 90larin basindan kalma moda aliskanliklari bu yuzden olabilir. Bu tur gozlemler bizlere ait gerci, onlar bu kadar materyal bakmiyorlar konulara. Herkes herkesle iyi arkadas olabilir, herkes birbirine iltifatlar eder ve iyilikler yapar. Ufacik bir hediyeyle mutlu olurlar. Haftasonlarini arkadaslariyla yemek yiyip, sarki soyleyip dans ederek gecirirler. Butun cocuklar da bos zamanlarinda futbol oynuyor, bu kadar futbolcu cikmasina sasirmamak lazim. Evde calisan kadinlarindan sokaklaridaki polislerine kadar, inaniyorum ki bir gun kesfedilecek Brezilyalilarin da Turk oldugu.
Olur da bir gun buralara gelirseniz, aksamlari yolculuk ettiginiz otobuslerin inanilmaz rahat oldugunu soylemeliyim. Dilinizi anlamamalari sizinle muhabbet edip gulup eglenmekten de alikoymaz onlari, en kotu biranizi tazelerler. Bardaklar sonuna kadar doldurulmaz burada, yemekler de bir kerede konmaz. Az az alir, bittikce tazelersiniz. Hele biraniz, icinde bir yudum kalmis bardaginizi gorduler mi hemen doldururlar bir miktar.
Parana, guney eyaletlerinden biri Brezilya’nin, Beltrao diye kucuk bir sehrine geldim ben de. Bir iki gun burada kalip, bu eyaletin en buyuk ikinci sehri, ulkenin de en cok turist ceken ikinci sehri olan Foz do Igacu’ya gectik. Beltrao’da, ilk gunumde, buralarda yasayan bir kizla beraber disari ciktik. Once bir mekana gittik, baya bildigin barlarin, restaurantlarin masalari sandalyeleri hep plastik burda. Hem de o kadar ince plastik ki sandalyeler kirilmasin diye ust uste koyuyorlar. Bir sise Cachasa (bunlarin rakisi gibi bir sey, kolayla karistirip bir sise ictik 3-4 kisi) bitirdikten sonra, kalkip sokakta icmeye gectik. Eline siseyi geciren sevgilim gecenin sonunda epey bir sarhos olmus, kendisi kadar sarhos olan bir diger Beltrao’lu gencle kol kola, kah birinin basi digerinin omzunda, kah omuz omuza birbirlerine destek olarak daireler ciziyor, arda kalan zamanlarinda da birbirlerine I love you man, you are my best friend diyorlardi. Ayni gece, oturdugumuz yerde yanimiza beyaz bir araba cekti. Bir kac dakika sonra, devriye gezen polis arabasi onumuzde durarak ellerimizi basimiza koymamizi emretti. Cikip hepimizi aradilar, kimliklerimize baktilar. Epey bir gerildi ortam, orali gencler bile boyle bir seyi ilk kez yasiyorlardi. Sonradan anlasildi ki, yanimiza ceken beyaz araba yaris icin modifiye edilmis bir arabaymis, surucusu de polis gelince saklanmis, arabadan cikmak istememis. Biz de onlarlayiz sanilmis. Araba cekilene kadar ortamda gerginlik surdu. Arabanin cekilmesi de cok uzun surdu. Butun bu olaylarda sevgilimin ve en yakin arkadasinin (bu arada en yakin arkadas dis telleri takan bir Steven Wilson’di adeta) sungusu dustu, hadi artik bitsin bunlar diye sayiklayarak baslarini kollarina gomup oturdular. Sonraki gunlerde yaninda kaldigim aileyle guzel bir kir evine gittim. 7 yasindaki minik kardesim Maria’yla cok guzel zamanlar gecirdik, uno oynadik, televizyon seyrettik. Dunyanin en sicak kanli ve en sevecen 7 yasindaki kizi olabilir kendisi. Burada da ickiler durmadan tazelendi, barbekude yapilmis kocaman etler atesten cikarilip tabagimiza kesilip kondu, gitarlar cikarildi sarkilar kitaptan bakilarak hep beraber soylendi. Daha sonrasinda Foz do Iguacu’ya gectik, oradaki tum aktivitelerimiz planlanmisti ve bizi 60 yaslarinda iki dul teyze gezdiriyordu. Bu insanlardan hicbirinin daha once yabanci dil konusan bir insan gormus oldugunu pek sanmiyorum. Ingilizce konusmak bir yana, Ingilizce bir kelime bile bilmiyorlardi. Bu gunlerde bol bol fotograf cektim.
Simdi de Beltrao’ya donup bir iki gun burada gecirip buradakilerle vedalastiktan sonra asil gezimize basliyoruz. Buradan, bizim buraya gelmemizi saglayan exchange programinin basindaki amcanin yazlik evine gececegiz. Birkac gun orada kalip denize girdikten sonra bu eyaletin en buyuk sehri olan Curritiba’ya gidiyoruz, oradan da Buenos Aires’e ucuyoruz. Buenos Aires’te 4 gun kaldiktan sonra da direk Rio’ya ucacagiz. Oradan da Sao Paulo’ya gecip, bir haftaya yakin kaldiktan sonra vatana donus yapiyoruz. Gezimizden haberi olan herkesin dilinden dusmeyen sey Rio’nun ne kadar tehlikeli oldugu. Fotograf makineni fazla ortalikta dolastirma, turist oldugunu belli etme, kaybolursan kimseye yol sorma gibi uyarilar havalarda ucusuyor. Bu yetmezmis gibi, bir iki gun once Rio’da City of God’dan firlamis bir cetenin taramalilarla 5 yildizli bir otele girmesi, polise ve vatandaslara ates acmasi, oteldekileri rehin almasi ve bir kisiyi oldurmesi gibi bir olay yasandi, tum haberlerde flas flas flas seklinde goruntulendi. Ama olsun, viva la macera! Daha cocukken sirt cantamdan telefonumun calindigi bir sehirde yasiyorum ben de, annemin babamin kac kez neleri calindi diyemedim tabi, Portekizce konusmadigim icin. Ama tabi ki bu kadar ekstrem degil bizde mevzular. Iste boyle. simdiden heralde Portekizce kelime haznem 50 olmustur, belki de daha fazla. Rio’da Copacabana’da Brezilya’yi Brezilya yapan karpuz kalcali zenci kirmasi genc kizlari fotograflayacak ve Turk gencleriyle paylasacagim.
Bir sonraki yazima kadar saglicakla kalin. Yuzlerce fotografla geri donecegim.
not: Eski yazilardan Merhaba Dunya II'nin ansestoru bu yazi aslinda, cesitli talihsizlikler sonucu silinmisti. Buldum, koydum yerine.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)